Author: illegalizma
•Pazar, Kasım 29, 2009

Bir ada bulmalıyım kendime ortası sadece bana ait ağlama duvarlarıyla çevrili olan. Kenarlarında köşelerinde akan ırmakların adı bana dair dökülen gözyaşları olmazsa ne anlamı var ki? Bir kalp bulmalıyım kendime benden ve melankolik halimden çok uzakta ve bir o kadar ihtimalsiz taraflarda var olan. Var olduğunu varsayan. Onun içine dehşet derecede zorlukta zemheri bir fırtınadan kopmuş kocaman büyüklükteki dolu tanesi olarak düşmeli ve O’nun canını yakmalıyım. Ben o kalbi ancak ve sadece benimle doldurmalıyım. Bana bulaşmalı. Bulandırmalıyım. Acı ateşlerini ustaca salmalıyım üzerine o kalbin. Bunun için yardım etmeli bana gözlerim. Uykusuz gecelerinin adı ben olmalıyım sabah uyandığında ne yemeyi ne içmeyi düşünmeli o kalp sadece oturup ağlamalı ben uğruna. Ve artık tam manasıyla benimle dolduktan sonra taşmalı isyan edipte bulduğu taşı ki bulabilirse aşktan kuraklaşmış heybetli yapılarının çöl halinin içinde alıp ta başına çalmalı o kalp. Her zaman uçurumun kenarında olmalı onunla birlikte. Hiç ve kesin bir vuslat olmamalı asla. Bir aşk olacaksa işte ancak böyle…

Aşk. Bayramın ikinci günü kocaman evde yapayalnızım bilgisayar masamın üstü oldukça kalabalık dönüp çalışma masama bakıyorum orası da savaş yeri uzun süredir okunması gereken kitaplar izlenmesi gereken Dvd’ler yapılması gerekenler, ertelenenler, ertelenemeyenler, aniden çıkıp gelmişler. O sırada hem kendi içimdeki hem de dış dünyamdaki bu kadar içi içe olmuş kalabalıktan sıkılıp televizyonda zap yapıyorum. Trt Türk’te bir program var takıldım kopamıyorum. Hac Yolculuğu. 2008 yılı Türk kafilelerinden birini yakından takip etmişler. Bu kafilede bir kız var ki Henüz 20’sinde. O’nun döktüğü her gözyaşına bende ekran başında gözyaşıyla cevap veriyorum. Olduğu yer bayram yeri. Her yer beyaz Bembeyaz. Lafa söze hacet yok. Safa’da Müzdelife’de Medine’i Münevvere’de Kabe’de Hac vazifesinde. Belden aşağısı felç bir kız ama bu dünyadaki insanların büyük bir kısmından çok daha sağlam bir kız. Ne kadar çok şey öğretiyor bana o arada nasıl bir içsel yolculuğa çıkarıyor hayret ediyorum. Kelimelerini sözlerini duymalıydınız. Bir insanın gözlerinin içi herhalde ancak bu kadar parlayabilir. Arafat’taki vazifesini yerine getirdikten sonra. Anlatıyor dönüp Arafat’a bakıyor. Peygamberimiz’de bakmış mıdır bu dağa? diyor kelimeleri hızla boğazına tıkanıyor. Kim bilir ne söyleyecek ki işte tam o sırada kalp giriyor araya ve söz bitiyor. Artık gözyaşları konuşuyor. İçerden haykırıyorlar. Heybeme ne kadar çok katık kattığını bir bilse… Bayramı bayram yaptı… Bayramı bayram olsun…
Aslında anlamsızdır Aşk.
Dünyadır bir tarafta sessiz sedasız..
Bırakılan emanettir Emanetçi ve emanet veren Haberdar..
Ama Asıl kötü Emanette bilinçtedir.
Çekip gitmektir..
Susup kalmak...
Bir kıyıda kendi dalgalarına boğulmaktır.
Bağırmaktır...
Susmaktır..
Ve en iyi Ben bilirim...
SADECE vazgeçmektir....
Bir seçeneğin ardında başka bir seçenek bırakmasıdır...
İhtimallerin imkansızlığıdır...
Aslında ...

Kısa bir yazı bu hafta sizinle.

Haftaya İnşaAllah Görüşmek temennisiyle

Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Salı, Kasım 24, 2009

Meçhulün Vazgeçilmezliği.

Yazıya yazılmakta sıkıntı çekiyorum. Yalnızca uzunluğuyla bile amacını çoktan aşan bir cümleyle vakit kazanmaya mı çalışsam. Ya da hayır hayır zaten maksadını aşmış derecede uzun olmuş bir cümleyle giriş yaptım henüz birkaç saniye önce. Amacı olmayan amaçsız yazıya. Fakat bu durum hiçbir zaman herhangi bir kaygı konusu olmadı benim için. Hiçbir gayen olmadan yolculuğa başlamak. Ve nihayet böyle bir yolculuk bu yazacaklarım. Başlıyorum ve böylesi başlamalara bayılıyorum. Bunu yapmaktan eşsiz bir keyif sonsuz bir zevk alıyorum. Ne sonu ne de başı belli olmayan yalnızca yazmak eylemi olan olağan ama olağandışı bir eylem. Tuhaf bir his benim için. Hani ne yazacağımı bilmeme hallerim işte siz varsınız ya bu hayatta daha başka bir şeyimin olmasına da lüzum yok. Gerçekten seviyorum bu ne yapacağımı ne yazacağımı şaşırdığım karıştırdığım ellerimi belimde kavuşturup umutsuzca gözlerimin arasından süzülen güneşi hissettiğim anları. Var olmasa bile o güneş hoşlanıyorum bir güneşin doğma hayalinden. Elbet doğacaktır güneşli günler. Hoşuma gidiyor benim bile benden beklemediğim kelimelerin benden ayrılıp kopmaları. Onca zamandır bulundukları yerden sanki artık sıkılmışlarcasına koşarak uzaklaşmaları büyük bir keyif. O çaresiz hal ama en hasılı tam sınırlarında hissettiğim çare halleri. Gerçekten seviyorum hayatı işte böylesine yaşamayı. Herhangi birine bağımlı olmadan bağlılık bağını sadece kendi sınırlarında çizdiğim en dengeli en dengesiz hallerimi seviyorum. Hayatımı da böyle olduğu için kabulleniyorum. Finalinin ne olacağını hiçbir zaman bilmiyorum. Hiçbir zaman için “İşte bu olsun” istemiyorum. Planlamıyorum, programlamıyorum, kalıplaştırmıyorum. Sormuyorum, sorgulamıyorum, yorumlamıyorum. Hem merak ta etmiyorum sadece geldiği gibi ya da geleceği kadarıyla yaşamaya girişiyorum. Evet bu sıralar pek narsistim kendimi seviyorum…

Barnabas’ın Sırrı :

Acilen okunması gereken bir kitap hatta kesinlikle okunmalılar listesine çoktan kaydedildi. Peki kimdir bu Barnabas Ve sırrı nedir ve neden bu kadar önemlidir diyeceksiniz hemen cevap vereyim. Kendisi uzun zaman önce çok fena halde ilgi alanımın sınırlarını fethetmişti ki hala kuşatmadan kalıntılar mevcuttur manevi bahçemin duvarlarında. Aziz Barnabas Dünya üzerinde asıl İncili yazan 12 havarinin dediklerinin çok dışında söylevi olan başlı başına havari olan bir havaridir. Hz. İsa’nın ilk havarisi ve aynı zamanda Katibidir. Ve Nasıra’lı İsa’nın kendi dili olan Amarice yazmıştır İncili. Şimdi daimi okurlarım neden senin gibi İslami ölçütleri belli olan biri için bu denli önemli diye sorabilirsiniz ki haklısınız. İşin özü zaten burada gizli. Barnabas İncilinde Hz. İsa’nın beşer, kul bütün insanlar gibi olduğu tanrısal bir varlık olmadığı onun bir iletici yani bir peygamber olduğu anlatılmıştır. Aynı zamanda en can alıcı hatta dünyanın tarihini değiştirecek bir bilgiyi de saklıyor Barnabas İncili kendinde. Dünyaya Ahmet adında son Peygamberin geleceği müjdeleniyor. Ve dinin kendini tamamlayacağı anlatılıyor. Benim zaten tam manasıyla kendi dinimin beynimde aslen temellenmesine de yardımı olan bir isim Aziz Barnabas. Ben derim ki bulunda okuyun bu kitabı ben hakkında bildiklerime yeni bilgiler katabilmek için okuyacağım sizlere de tavsiye ederim.

Son Sözler…

Aşk Kabe’nin siyah örtüsüne yüz sürenin gözünden dökülen…
Aşk Mecnun Leyla’ya sende kimsin dediğinde maralların gırtlağına tıkanan…
Aşk hesap günü kargaşasında anaya yavrusunu unutturan neyse herkesi ve her şeyi öyle unutturan
Aşk Yangın yeri Aşk Talan.
Aşk dağları yürüten
Bir gece Ay’ı sol Güneşi sağ eline verseler de vazgeçilmez olan.
Aşk damda deve aratan, balıklara iğnesini getirten.
Ebubekir adında birini yoldaş eden..
Aşk Fatıma’nın paklığı Zeyneb’in cesareti Vahşi’nin keşkesi…
Aşk Meryem…
Tahta atların üzerinde ana karalar aşıran, Kağıt gemilerle okyanusları bitiren, Oyuncak kılıçlarla haramileri düşüren…
Aşk ikindi Aşk şimdi…
Aşk bekleyen
Aşk Hatice…
Kimsenin kimseye hayrı olmadığı yerde yine de ilk akla gelen…
Sonsuz karanlıkların ortasında vurgun yemiş bir çığlıkla çerah’lar yakan
Aşk koşmak
Aşk Safa ile Merve arasında olmak…
Aşk en çok ağlamayı kendine yakıştırmak…
Koşmak Koşmak Koşmak
Aşk Hacer…
Bir aba bir hırka bir nefeste kırk bin kere adını söyletebilen Aşk Mevlana…
Bütün evliyaların gizlediği bütün Abdalların izlediği bütün Dervişlerin içlerinden geldiği gibi…
Aşk en çok İsa’ya yakışan…
Sabırsa Eyyub’a yazılan Merhametse son Nebi’ye inen…
Denizler tutuşturulduğunda, dağlar yürütüldüğünde, yıldızlar semadan bir bir döküldüğünde herkesin her şeyi, her şeyin herkesi unuttuğu günde Aşk unutmamak…
Aşk gözü karalık…
Aşk yalnızlık…
Aşk öksüz şehirlerin kapısında Bağdat’ta Gazze’de Kandahar’da İstanbul’da ısırdıkça kanayan dudaklardan dökülen sözlerle havanın nasıl saatin kaç olduğunu sormak…
Aşk hiç kimsenin hiç kimseyi bu kadar sevmemesi...
Yağmurun incire zeytinin dala söylediği…
Anla işte Aşk On Bir yaşındaki Muhammed’in Annesi…
Aşk eylem dünyanın en güzel başkaldırması en güzeliyle hem de dünyanın.
Bir hırkadan yazılmış en güzel şiiri bulup çıkarmak…

Aşk hiç kimsenin hiç kimseyi bu kadar güzel beklememesi

Ve Dua…

Büyük ihtimalle Allah’a adanan onca Kurbanın kesildiği zamanlarda okuyacaksınız bu yazıyı. Kutsal Mabedimizin yani dünyanın temelinin atıldığı yerde Adem’in Havva’ya Havva’nın Ademe duyduğu kırk yıllık özlemin sonlandığı yerde Adem’in aklına gelen cennet duvarlarının olduğu yerde, Hz. Muhammed’in Hırkasının altı üstü. Hacer’in yüreğinin çarptığı yerde. Adalet haykıran taşların özlediği Ömer’in topraklarında. Bir kükreyişi ile en küçük canlı nebatatın bile ruhunu titreten Yaradan Aslanı’nın adımlarının değdiği yerde. Gönlünün zenginliğinin dünyadaki hiçbir zenginlikle ölçülemediği katibin Osman’ın Şehid edildiği kanının yine inandığının üzerine dökülen yerde. Hayatı unutturan yerde. Dünyanın başladığı ve yine dünyanın sonlanacağı o yerde. Kainatın etrafında dönecek nice yürekler Hak Ya Hak deyip ağlayarak. ( Hak Nasip eylesin ben gibi ciğeri o topraklara yanıp tutuşanlara o gözyaşlarını temennisi ile ) Dönen nice kalplerin artık ağlamalarının alevlendirdiği yangına kaçınılmaz olarak tekrar ağlamayla deva arayanların şifayı ancak gözyaşlarıyla ifade de dile getiren ruhların dualarının gökyüzüne ve aynı düzenden kopmadan ama artarak çoğalarak Yani bize bizden fazlasını vermeyi kabil görmüş Merhametin. Gökyüzünden yeryüzüne eşsiz bir devir daimi dua yağmurları altında okuyacaksınız. Hepsinden nasiplenmeniz temennisiyle. Bu dua da bayram hediyesi sizden çok uzak ama içinize seslenen bir yerlerden sizlere.

Sonundan bir adım öncesinde hani bu en aciz haleti Aşk’ı anlattığım kelimelere bir şiirden birkaç kelime bulaştırdığım alıntılı uzun ve nihayetini ancak bağladığım aksayan yazım sizleri beklemekte. Gel gör ki hasretlerde dinginleşen gecikmenin acısını çıkarırcasına…


Tam manasıyla kendimi hazır hissettiğimde klavyenin tuşlarına parmaklarım Kurban’ın benim için neler ifade ettiğini itiraf edecekler. O zamana kadar sizde dinleyin Havayı Karayı Bayram Sabahı Tekbirlerini Dünyanın Dönüş sesini Vel-Hasıl’ı Mucizeyi…


Haftaya görüşmek temennisiyle…


Selametle

Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Cuma, Kasım 13, 2009

Yılın ilk karı…

Elif ile başladı her şey. Nihayetin ezelinde Elif Ördü Elif Örüldü. Ve Yaradan kullarını uyarı lafzında kendi kelamında Elif diye buyurdu.

Elif Lam Mim…

Ve Elif ile başladı her şey her ölümde Elif her ölümün arka kapısında bekleyen doğumlara Elif diye başladı ezeller ebedlere. Her başlama Elif işte.

İlk kar yağıyor aleme Elif diye diye ayan beyan göz göre göre. Elif’e dokundum dokunacağım. Bu kadar yakınken her şey. Elif diye mucizeler mahiyetinde meleklerin himayesinde. Seyre dalıyorum onların ellerinde tuttukları kendilerinden daha az beyazlıktaki kar tanelerini. Öylesine bir intizam ve eşsiz bir nizam gösterisi var bu karmakarışık yağışta kalabalıkta esen rüzgarda havada uçuşan beyazlıkta. Onlar ellerinde öylesine tutmuşlar ki sanki bu aleme en değerli metayı ve yine bu alemin en değerli mekanına emanet edercesine. Ve dönüp bakıyorlar Yaradan’ın her bir tanesinde büyüklüğünü nazarların nazarında aksettirdiği kar tanelerine. Her biri farklı bir şekilde, her biri kendine has bir sessizlik ve sadece beyazdan fakat dünyanın bütün renklerine. Hadsiz hesapsız sayıdaki her bir tanenin üzerine hadsiz hesapsız motifleri işleyene hadsiz hesapsız şükürler olsun ki, bu yıl da aciz gözlerimi ilk karı görmekle şanlandır dı şereflendirdi.

Kasım Ve 1

O çok ikircikli Eylül ayını ardımıza bıraktık göz açıp kapayıncaya kadar. Ne kadar da çabuk ilerliyor zaman. Hele bu hiç geçmeyen enteresan zamanlar diliminde. Kasım geldi dayandı kapıya ki hatta bu yazıyı eklediğimde yani bu yazı sizlerle tanıştığında büyük ihtimalle sonları vuruyor olacaktır kapısına kasım ayının. Hayatıma dair en önemli ay Ocak ayı bunu bir defa adım soyadım gibi biliyorum. Ne Ocak beni ne de ben Ocağı sevemedim. Ve garip bir çelişki ki bazen sevilmeyen az ve nadir olunca farklılık hatta uzak diyarlarının değer mahiyetinde. Bir de bu içinde bulunduğumuz Kasım ayı var ki kendisinin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok inanın bana. Fakat fena halde bağlı hatta bağımlıyım bu rahatsız geçiş ayına. Geçmişime geçip uzun uzadıya kol gezdiriyorum aklımın çatı katında umutsuz bir aramaya koyuluyorum ama yok bulamıyorum adı Kasım olan herhangi hiçbir anım hiçbir hatıramı yakalayamıyorum. Hatırlayamıyorum evet evet hatırlayamıyorum. Gel gör ki bu içinde bulunduğum garip hatırlayamama hatır halim midir nedir ise artık beni bu aya bu denli sıkıca tutunduran şey bilemiyorum.

Haftada Bir 1 yaşında bir kocaman yıl daha takvim yapraklarını terkediyor. Zamanın durağanlığına gecenin geçmeyen saniyelerine inat. Ne yıldı ama yazsam roman olur kıvamına çalıyor hayatım gittikçe. Her hafta aksatılmadan yazıldı Haftada Bir. Sizlere yazılmaya çalıştı kendince kendi lisan-ı haleti ruhiyesinde. Dünyayla ilgili dünyaya karışmadan karıştırmadan en finalinde. 1. Yıldönümünde artık aksamakta ama aksama da değil bu gecikmenin adı özünde. Yazılan ama sadece yayınlanamayan yazılar mevcut güncelerin ucunda bucağında. Bu yıl Haziran ayına kadar böylesi sancılı olacaktır bu ilerleme anladığım kadarıyla. Kendime dair bir hayat bulabilmek için başladığım firar tünelinde firar eşiğinde tünelin henüz kapısında. Beni ben yapan rutinlerden bile ayrılmaya varan delilik arifesinde işte.

My Sister’s Keeper

Uzun süredir yazmaya cesaret edemediğim o yazıya başlıyorum biliyorum ki aslında hiç bir şey yazamayacağım. Bu arada birazdan okuyacağınız kelimelerin karışıklığından sorumlu olan ben değilim. Göğsümde barındırdığım ve aklımın ucunu her yaladığında boğazıma tıkanan taşın yaptıklarıdır bu karışıklık bu karmaşa. İşte bu sebeptendir ki hiçbir şey yazacağım.

Nick Cassavetes’in son filmi My Sister Keeper Türkiye de Kız kardeşimin Hikayesi olarak geçenlerde vizyona giren filmden bahsedeceğim. Bu arada gözlerimin de kusuruna bakmayın hissedilebilir yazının üstündeki nem ha yağdı ha yağacaklar. Elimde olan imkansızlıklardan dolayı beyazperde de filmi izleme fırsatı bulamadım ve iyi ki de öyle olmuş diye söyleniyorum. Sonsuz gecelerimden birinin kıyısında bana eşlik eden Insomnia nöbetlerinde izlemek nasip oldu. Zaten sonu baştan belli uykusuz geceyi sabaha bağlamama yardım etti. Filme dair dönüp dolaşıp hiçbir şey demekten kendimi alıkoyamıyorum. Her şeyi barındıran hiçbir şey işte, izleyin ağlayın işte.

Saat gecenin üç buçuğu dışarısı zifiri karanlık tek ışık benim monitörüm. Uzanıyorum paketteki tek ve son sigaraya tam şimdi Winamp Playlistte yazı sizlere veda ederken eşsiz girişiyle çalıyor yıllar önce çıkan bir albümden bir türkü Laço Tayfa – Zülüf. Sabahı bekliyorum.

Haftaya İnşaAllah görüşmek üzere.

Selametle…

Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Cuma, Kasım 13, 2009

Soğuk…

Zamanın ve mekanın çok ötelerinde sabahı sabaha çağırıp da kendine çalmak için artık yalvarıyorum. Saniyenin kadranlarında aklımla aklımın ereceği derecede sabahı bekliyorum. Hadsiz hesapsız bir soğuk içine büründüğüm yorganın altından sert fırtınalara zemherilere inat burnuma kadar çıkıyor. Üşüyorum. Ne enteresan ki yıllar sonra yeniden okumak için niyetlendiğim aslına bedeni oturtmuş ve aslında gerçek okuyucu için içinde çok gizli göndermeler olan. Friedrich Nietzsche’nin herkesin okuması gereken eseri Böyle buyurdu Zerdüşt'ün bu ikinci okuma dönemlerinde. Nietzsche’nin deyimiyle Tesadüf. Benim hayat anlayışıma göre Tevafuk.

Sadakat…

Sadakat böylesine birçok şeyi bir arada yazmak için çabaladığım bir yazı arasında dem vurabileceğim mahiyette bir durum değil. Ama o kadar garip bir şey oldu ki hayatımda henüz geçenlerde. Zaten sorgulanabileceği taraflarının kesinlikle anlaşılabilir olmadığı ucu açık bir eylem bu sadakat. Biliyorum ben aslında sana çok sadığım bu nedenle seni kendim için seviyorum bu arada kendimi de senin için seviyorum. Buraya kadar her şey oldukça normal. Kendimi sevdiğim için seni aldatıyorum. İşte anormalleşme sınırları başlıyor. Mutlu olmamı sen istiyorsun. Bende mutlu olmanın tuhaf denemelerini yaşıyorum. Yani seni sen için aldatıyorum. Senden başka kıyılarda tutunup tutunamayacağımı deniyorum bu denemelerden başarısız çıkıp sana daha fazla bağlanıyorum. Ve herhalde daha sadık bir hareketin var olabileceğini tahayyül edemiyorum. Enteresan bir aldatma hikayesi dinledim bu hafta içinde bana oldukça uzak hem karakter hem hayat tarzı farklı olan birinden. İşte o garip sadakatsizlik denemesi ve hikayesinden aklımın ucuna asılanlar. Ne kadar olursa olsun insanların ilişkilerini uzaktan izlemek hoşuma gidiyor. Hele o sözde gurur kabartan olayları bende derin sıyrıklar oluşturuyor. Ne kadar enteresan bu insanlar ne zaman bunca insan insancık oldu şaşırıyorum. Ya ben çok farklıyım ya da bu derecede anormalliğin ve özrün kabahati çoktan çok çok aştığı çok garip olaylar normalleşme sürecinde çok ciddi adımlar atmış ta haberdar değilim. Sadakatli olmanın anormalleşme sürecine girmiş olması üzüyor.

Sadakatimden vazgeçmeyeceğime beni bu hayata tutturan her ne ise işte O ve Onlar için sadakatle sadakat nöbeti tutuyorum her ne kadar insancıklar tarafından anormal varsayılsa bile. Ve belki de bu derece asosyal bir karakter olmamın ana sebebi insanların insancıklara doğru mutasyon sürecini izlemenin verdiği rahatsızlıktır.

Mesaj…

Geleceği çok öncelerden belli bir mesaj aldım ama ne garip ki yaşayacağımı bu kadar umduğum olayın beni bu kadar saçma sapan hallere sokmasını pek saçma buldum. Meğer içimdeki o umulmadık umut o derece umulmadık ve küçük değilmiş ki olası olağanların gerçekleşmesi şaşırttı. Hala olası ve olanaklarla konuşuyorum bu derece büyükmüş meğer umduklarım.

Sonsuz Hikaye…

Evet sonsuz bir hikayeye başladım bir elma çalan kuşun peşinden 77 kilitli kapının ardındaki 77 yaratığın koruduğu zindanlardaki prensesin bulaştığı bitmeyen bir hikaye küçücük on dört göz on dört akla anlatıyorum. Devamının benim bile artık ciddi manada merak ettiğim ve aslen bilmediğim ama anlık kurgusal olarak anlatmaya devam ettiğim ve devam etmek için eşsiz bir güç bulduğum hikaye. Her kelimemin peşinde o on dörtlünün gözlerinde parlayan hayallerle dans ediyorum görünmez bir dans dokunmadan ama ha dokundum ha dokunacağım hissi ile. Ve anladığım kadarıyla bütün kış bittikten sonra bitecek ve belki de hiç bitmeyecek bir hikaye.

Yazılamayacaklar…

Yazsam bile okuyamayacaksınız. Görünen o ki yazdığım bu yazı bu hafta için Haftada bir de kendine yer bulamayacak. En azından şimdilik. Ben yazıyorum okunacağı nasip kılınmışsa okursunuz.

Ve Kar..

Önümüzdeki hafta yılın ilk karını yazacağım. Bu hafta düştüler havanın içinden içime. Burada mucizelerle...

Haftaya İnşaAllah Görüşmek Üzere..

Benim deyimimle

Selametle...

Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Pazar, Kasım 01, 2009


Hala bir hayatım var hala yaşamaya devam etme ritüelinin kıyılarında ufaktan volta atıyorum. Yaşamak ve ölüm arasındaki o yokluk çizgisinde. En son saatlerimi bozmuştum ve şimdilerde tam manasıyla bunu istemesem de kafayı yedi bütün saatler, inanın bana anlamış değilim nasıl oldu da böyle oldu. Bu delilik halleri benden mi bulaştı bütün saatlerime çözebilmiş değilim. Biri bir saat ileri iken diğeri bir saat geç. Her ikisi de pek sık kullandığım pek te ihtiyacım olmayan saatler. Pek sık kullanmama rağmen o kadar değerli olmaması bende garip bir rahatlık hissi aynı zamanda. Zamanın zamanım olmadığı zamanlarda. Saatim yok acelem yok. Zincirlerden kurtulmak görünmeyen prangalardan çözülmek ya da sırtıma geçirilmiş kementin dişlerinin gevşemesi gibi. Pek bir benzetme bulamıyorum, hatta şu sırada aklımın dokunduğu klavye tuşlarında şunu düşünüyorum benzetme yapma o zaman. Benzetme yapmadığım zaman işte tam bu zaman. Benzetmiyorum hiçbir şeyi hiçbir şeye hiçbir zaman.

Umudun sınırlarını bazen algılayabilmek hatta dokunabilmek isterdim en son umduğum bumudur. Umut ettiğim bumuydu. Yoksa Umut Umulmadık mıdır?

Ufak ufak notlar halinde okuyanı pek te yormadan bir fırtınaya sürükleme çabasıdır. Ben ne kadar mücadeledeysem o fırtınayla siz de en az o kadar o fırtınada. Bu arada fırtınadan sonra kalanlarla yaşayın yaşanılacaksa.

Hayatın karşıma bir romana konu olacak derecede her defasında dozajı yükseltilmiş farklı zorluk seviyelerini ve enteresan yaşanılmış zannedilen hayatları kıyıma getirmesinden sonsuz bir hoşnutluk hissiyle uyanıyorum bazı günlerime. Bu kadar çok hem gelip hem de o hızla algılayamayacağım derecede gitmelerim olmasaydı. Bu kadar zor olmasaydı belki hayat. Hep o kuru o kurak yollarda yaşadığını zannederek yaşamak Hali bana reva görülseydi ne yapardım. Mazoşizmin uçurumunda. Ya da bir deniz ise neredeyse boğulmak üzere.

Hemen hemen bir haftaya kadar Haftada Bir 1 yaşında… Yazılacak elbette uzun uzadıya her şeyin başlangıcı (1) müsait 1 zamanda…

Başlangıcının Can’dan da Canan’dan da evvel yazıldığı, daha bedenlerin tasarım aşamasında olduğu, uygun görülüp o bir çift ruha biçilmediği zamanlarda, bebeklerin daha bebek olmadan önceki hallerinde, yani ruhlar alemin de öylesine uçuşurken çarpışmış mıydık? Bir hatırlama rahatsızlık verecek garip bir aşinalık yaşıyorum. Tam elimi atıp ta cep telefonuma düşen mesajına bakacakken tam o sırada geliyor olması gelmeden gelenleri algılama ötesindeki hissediş hali. Gelmesi itibariyle pek te ihtimali olmayan ama İşte şimdi geleceksin bunu biliyorum. Garip ki bunu bilme ihtimali. Ve biliş halinin oluşma haleti. Zaman’ın hükmü yok Yar. Bunu da sende ve içimde yok olmayan ateşte öğrenmişim. Ben doğmadan sana aşıkmışım. Ben ölürken uğruna ah edecekmişim. Böyle söyleyip bana bir sır verdiler Münker’ler Nekir’ler.

23 Ekim Cuma diğer bir deyişle Yusuf İle Züleyha :

Kuyu Zindan Züleyha…

Ağır bir nöbeti atlatan hastaya sabah ne demekse, ne demekse zindanın yüzyıllık mahkumuna bir mesnevi derinliğinden kopa gelen kan rengi bir gül buketi, bir vapur çığlığı, bir martı sesi, bir gelincik demeti,

Ne hissetiyse Alaaddin’in cini lambanın oluğundan süzülerek sessizce, aydınlığa ilk kez çıktığında, Süleyman’ın küpünde binlerce yıl tutsak kalan ruh, mühürler kırılıp da kurtulduğunda, Yüz yıl uyuyan güzel yüzlerce yıllık uykusundan uyandığında ne duyduysa, Üç yüz dokuz yıllık uykudan gözlerini ilk açtıkları anda ne hissettiyse yedi uyurlar, ceplerindeki akçeler geçer olmasa da.

Sufi Kaf u Nun hatırladığında,Unutkan kalp ezel tanışıyla karşılaşıp da, o şimşek parıltısı anın hatırası içinde uyandığında hissettiği ne ise,

Mevlana kuyumcu Selahaddin’in çekiç darbelerini işitip de içindeki akışla dışında dönen akışın aynı olduğu zamanlar sema başladığında,

Mecnun Leyla’nın gözüne bakıp da gördüğü her ne ise, bir ceylan kılavuzluğunda kendisini çöle attığında,

İbrahim Edhem, avlamayı niyet ettiği ceylana avlandığında ne duyduysa,
Ferhad son külünk darbesini vurup da dağa, suyu bulduğunda, ne ise hissettikleri.

O’nu hissetti Yakup Yusuf’un kokusu ruhuna değdiğinde. Züleyha’nın gözleri O’nu hissetti. Böyle yazıyor yazıcı eşsiz kitap ta eşsiz kitabı eşsiz kitap yapan eşsiz aşk ta eşikteki sonsuz acıların bağrında bulunan aşkta…

Dönüp ne yazdın deseniz tek cevabım var ben de bilmiyorum Düşe Yazdım Düş yazdım. Eteklerimden dökülüyor düşler. Ha Düştüm ha Düşecem. Henüz düşmeden ve en azından henüz düşmemek için Yaradan’dan O’nun sonsuz fersahtaki sabır kesesinden dilenmeye koyulmuşken. Eğilip toplaması bana kalsın siz bu düş kırıntılarıyla önümüzdeki haftaya kadar idare edin…

Biterken çalıyor - kulaklıklarımdan son ses süzülüyor yüreğimi ezerek - Saçlarından bir tel aldım Haberin var mı Yar Yar. Ben gönlümü sana verdim Haberin var mı Yar Yar. Gözden uzak dilden ırak ben seni sevmişim eyvah haberin Var mı Yar Yar…


Haftaya İnşaAllah görüşmek üzere. Bir dua dilencisi olarak kapınızda beklemekte

Selametle….


Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Cuma, Ekim 23, 2009

Daha iyi anlıyorum ben bu hayata bunun için geldim. Bu kalp yangını bu bitmeyen özlem için atıyorum adımlarımı. Yaşadığım her şey anlamsızlık çadırında yanıp kül oluyor her şey tükeniyor. Sen dışındaki her şey EY Üstad’ım. Bilmem hangi ruh sancınızın hangi sırrın ayan beyan olma halinizdeki izdüşümünü bilmem kaç kez okuduğumda bilmem kaçıncı gözyaşının yanaklarımdan gayri ihtiyari döküldüğünü hiç bilemem. Dile beyan olmaz zaten ben söyleyemem.


Ağlamak kar etmez gönlümün içindeki fırtınaya ve onun çıkardığı yangına.


Hafız Ali geliyor aklıma. Beni de aynen siz gibi en çok o yaralıyor. Adı hayat ise zorlu yolculuğunuzda aynen siz gibi. Canına tak etmişler o gün alacaklar budur niyetleri onların. Sen gibi yıllardır hep o parça parça olmuş şalvarı giyen garibi. Ne yaptın ki sen onlara. Elinde zehirli iğne ile gelip vazifesini yapıyor hasta bakıcı ama sen zaten biliyorsun ecel gelmezse kul elinden ne gelir. Haber salınıyor talebelerine Hafız Ali dayanıyor duvara ve Yaradan’a haykırıyor Ya Hak benim canımı al Üstadınkini bağışla ve Hafız Ali rahatsızlanıyor önce revire ardından Morga kaldırılıyor Hafız canını bağışlıyor. Ve sen hala yaşıyorsun Üstad’ım. Her dem bu dem. Elimde okuyorum uzun süredir erteleyerek sabrederek zamanını bekledim Dem’in ve tam vaktinde geldi elime. Kaderimiz bazen bizi garip şekilde bir kitaba bir insana bir hayata taşıyabiliyor daha iyi gözlemleyebiliyorum. Kalbimin çakraları daha bir açık daha ötelerde.


Sadık Yalsızuçanlar’ın Dem kitabıdır sözünü ettiğim. Üstad Bediüzzaman Said Nursi ile tanışma hallerini kendi dilinde anlatmış söyleyivermiş. Vallahi içim hala titriyor. Elhamdülillah…

Author: illegalizma
•Pazar, Ekim 18, 2009


Hayal işte

Başlamaz ve bitmez bir alarm çalıyor durmadan. Bu vakte kadar hayatıma kurduğum bütün saatlerimi bozdum. Uzak diyarlardan çalıyorlar artık, ben onları bozma enstitüsünde çürümeye salıyorum. Yeni bir saatim var artık. Yıllar önce unutulmuş ama oldukça yeni bir saat. Bugün tam hatırlamıyorum belki de bugünlerden çok önce bir gün. Artık standart olmayan şeyler oluyor standart olmayan standartlardaki hayatımda. Biyolojik saatlerimi sonumuzun olduğunu kanıksadığım dönemlerde hayale kurdum. Bozuyorum işe kalkmayı okula kalkmayı çalışmaya paraya kalkmaları kaldırıyorum raflara.

Başarabildim nihayet. Hayallerime çalmaya başladı bu garip saat. Bana dair pek az şeyden biri bu saat eşsiz bir antika en büyük savaşları en derin yıkımları acıları görmüş korkmuş tırsmış bilmem kaç kez diz üstü çökmüşte asla kapaklanmamış. Unutulmuş harabeler altında kalmış ama eskimemiş. Mutlu olmuş yer yer içi içine sığmamış sık sık gökyüzündeki kaçıncı yıldızla dertleşmiş gecelerce yatağının üzerinde yürümüş bu saat kendi kendine kendince.

Kim demiş ki yüzde yüz bir gerçeklikten ibaretiz diye zaten nihayetiyle asla durduramayacağımız zamanın peşinde kalmaktan, takılmaktansa onunla yürümek daha makul geldi çok önceki dünlerden. Hayal etmeyi hayal ettim en başta yeniden oyuncaklar oluşturmalıydım kendime kimsenin dokunamadığı kimsenin kuramadığı en aptal en mantıklı en hayaller işte.

Cebimde öksüz kalmış umutlara karıştırılması lazım hayallerin, hatta sevişmelerini izlemeli hayallerin umutlarla. Zaten biri bir diğerini çoğaltmaya gebe cebimdekilerin. Hayal etmenin umudundan sa. Artık hayallerimi umut ediyorum. Umutla bakıyorum geleceğe, dev acımasız bir savaştan bir ötekine atılmak neymiş çok iyi anlıyorum. Etimde tırnağımda hissediyorum nicedir sonsuz mücadelenin nasırlarını. Korkutuyor bazen bu kadar katı halleriyle hayatımın hayta keskin uçları, ama Şükür ki hala içimde cebimde yeşeren kelimelerim var. İçimi hafifletme mücadelesi devam ediyor her şeyden önce. Biyolojik saatimi artık hayallere kuruyorum zaten hayalden ibaret silüetimle daha iyi anlaşıyorum bu aralar. Er geç nihayetinde hayalden ibaret olacağımın düşüncesi de destek veriyor bu garip hissiyat haline.

Doğum Günü(n)(m)

Bilmez misin sana gelmeyi ben ancak senden giderek başarabilmişim. Bu aşkın alnına ayrılık yazılmıştır.
Ben aslında tam bugün dünyaya geldim tam 19 Ekim’di bütün takvimler tam bu saatler, bu zamanlar işte. Her şey uzak her şey yakın her şey olabildiğince acı ve ağza damağa değmeyecek kadar tatlı. Ulaşabilecek kadar yakın sonsuzluktaki kadar uzak. Aşkın o bitmez hasreti kadar rahatsızlık verici. Sabrın aşkı, Aşkın sabrı. Ama elbet bir gün çarpacaktır gözleri gözlerime ümidi kadar huzur dolu sakin bir kıyı bugün. Bugün doğdu o yüzyıldır kemikleşmiş kozasını kırmayı bekleyen kelebek. Renkleri vardı kanatlarında Mor kadar Nazif, İstanbul kadar sakin. Gözleri yeşil bir kelebek. Üzerindeki eşsiz renklerine inat gözleri hala yeşil bir kelebek. Lokman hekim bugün buldu ölümsüzlük ilacını ve bugün buldu diye bugün öldü Lokman Hekim ilacın etkisiyle öldüren ölümsüzlükle. Ölmemeliydi neden öldü neden oldu. Olmayacak oldu gayri Leyla asırlardır kavuşamadığı Mecnun’u buldu sardı sarmaladı da aşka boğdu öldürdü bugün. İlk kez Leyla Fetheden oldu da Mecnun şaşırarak öldü. Doğuda Tarık Batıda Zöhre yıldızı bu gece kavuştu gezegenin üzerinde. Bir patlama oldu bütün dünya yıkıldı yeniden kuruldu bugün. Aşktan oldum aşktan öldüm ben. Bugün doğdun. Ben seninle doğdum ikinci uyanışıma ben olarak yaşamışlıklara bugün açtım gözlerimi.

Gökyüzünün bütün yıldızlarını sermek isterdim ayaklarının dibine yol eyleyip ez geç diye. Gökkuşaklarını hem de yaşanılmış veya yaşanıldığı zannedilmiş bütün çağlardaki bütün gökkuşaklarını örmek, biçmek, dikmek ve onlarla sana ipekten yumuşak bir yorgan yapmak isterdim. Seni sarıp sarmalasınlar ve sen artık üşüme diye. Hazin Güz’ün bütün alacalarını çalmalıyım moruyla, alıyla, sararmış baharıyla senin için doğadan. Ve Pür-i Neş’e Baharında sunmalıyım bunları sana.

Güneşli bir nisan yağmuru olmalı hediye kutumun içinde. Sabah meltemlerini doldurmalıyım kucağıma, Rüzgar Deviyle kıyasıya savaştıktan sonra. Sana huzur sunsunlar diye. Ya da bilmem o kaçıncı sabah namazlarındaki dualarım, ağıtlarım dokunmalı yanaklarına. Veyahut O tepede sen aklımı kemiriyorken, Ruhumdaki mabedinde zülfünü arkaya atıp depreşiyorken yani kalbimin sen ile dolu tarafları kanıyor, genişliyor iken gözlerimden dökülenler olmalı kesemde.

Sana verilecekse bir hediye.

Uzanıp alnına bir öpücük konduramıyorum gecenin derinliklerinde ilaç olsun boğulduğun acı denizinden nefes salsın bağrına diye.

Yok yok layık değil hiçbiri sana.

Olsa Olsa bir ayna gösterebilir dünyanın en güzelini yine sadece sana.

Bağışla beni ey yar. Varsam yoksam bu kelimelerden ve senden ibaretim ben.

Hayal de sen gerçekte sen.

Sen ki! Sen bir bilsen!...

Sen doğdun. Ben de sana doğmuşum demek isterdim İyi ki doğdun demek.

Bu arada iki haftadır durup durup telefonumdan dinlediğim bir şarkı var dogaicincal.com adresinden indirebilirsiniz.


Haftaya İnşa Allah görüşmek temennisiyle

Selametle…

Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Cuma, Ekim 09, 2009

Hayat akıyor kendi yolunda bir bedenin damarlarının içinde akan şey mahiyetinde sürükleniyor her olay. Ne akacak kan damarda duruyor ne de zaman. Durdurmaya gücümde yetmiyor zaten. Ne kan durmalı ne de zaman. Ben bu hasretin içinde iken zaten ne kanın önemi var ne de zamanın. Bir tepeye tırmanıyorum. Oradan tepeden yükseklerden izlemeliyim. Kendimi dinlemeliyim. Susmalıyım kesin suskunluğa boğulmalıyım. Ruhuma dokunmalıyım biraz demlenmeliyim.

Özlüyorum hasret çekiyorum bu kadar içten bu kadar derinden hissediyorum. Ellerim ayaklarım ruhum hepsi eşlik ediyor bu özleme her taraftan ağıtlar yağdırıyorlar. Kalbimin hasrete salınmış yüzüne. Bakıp bakıp acıyorlar çok garip kendi parçalarım yine kendi parçalarıma üzülüyor ağıt yakıyor. Artık kalmayan o kalbime. Yanan küllenen biten yıkılan o kalp dediğim organa ruhumu fani bedenimde saklayan kalbime. Yetmiyor içimdekiler durdurmaya bu hasreti. Ne ben varım şimdi ne de sen aşk var ortada adı sadece hasret olan. Her defasında en olmayacak taşa ayağı takılıyor tam bitecek sonsuz özlem yeniden başlıyor şafaklar belki görme ihtimalleri sürüklüyor gecelerce ardında beni, hastalıklı gözlerimi, yangın yeri ruhumu. Kenetleniyor bakışlar o kapılardan kapı açan tavana. Karanlık her şey her zaman şimdiki gibi. Bitmez bir karanlık var. O kadar çok ki var olmayacak mutluluk hayalleri ve o kadar çok ki o kenarları kesik rüyalar. Hep te en önemli o kesilen parçacıklar tam ulaşıp elini işte benimsin artık diyerek tutacakken aslında ben bile yokmuşum bunu anlatıyor. O kesikler o parçalar. Bir enteresan bu alem tam çözecekken düğümleniyor ve en önemli yerleri kesik o rüyaların. Aslında olması gereken yok hep. Aslolan değil artık yaşadığım aslın kopyasını bile yaşayamıyorum. Elimden alınmış birçocuğun en değerli oyuncağı, bir babanın en sevdiği evladı, elimden alınmış bir Leyla. Ne bir şair ne bir müzik kesiyor, ne de dillendiriyor içimdeki derin özlemi. O sonsuz ve sonu olmayacak yangını. Hayal işte benimki oturup dinlenmeliyim.

Hafta boyunca ne olduğunu kestiremediğim olaylar örgüsündeyim. Evet evet çok özlüyorum burnumun direği titriyor her aklıma geldiğinde sırtımdan ateş desen değil buz desen değil bir geçit töreni alayı süzülüyor. Her zerrem eşlik ediyor ardından. Bu aşka hayal halime, bu sevdaya makus talihin bulaşmış denklemine. Çözemiyorum. Çözmeye kalktığımda her defasında elime yüzüme bulaştırıyorum. Artık çözmeye korkuyorum. Kalbim tersinden çalışıyor nicedir. Ben neden buradayım, neden bu anları yaşıyorum ve nasıl taşıyorum yer yer hayret ediyorum. Nedenleri toparlayıp onca gece olduğu gibi bu gecede sırtıma alıyorum. Ne garip nedenleri yüklenebilmek için binlerce neden daha oluşturuyorum. Neden diyorum. NEDEN.

Haftanın Enleri yaşam şartlarına takılmış durumda aslında en nihayetinde hayatın kendiside uzun uzadıya bir en... Ama uzun süredir izlemek istediğim Hancook adlı filmi nihayet izleyebildim. Serseri olmanın aslında kişiye özel yalnızlık getirdiğini. Trajikomik anlatım tarzı ve Filmin o çok derinlerinde kavuşunca yok olan aşktan bahsetmesi eşsizdi. Hem zaten Charlize Theron'un Gözyaşları görmeye değer...

Şimdilik bu kadar Haftada bir - bir şekilde Yaradan'ın izniyle sizlere ulaşabiliyor.

Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Pazartesi, Ekim 05, 2009
Kadim bir acının oluşturduğuyum aslında ben
Sen var iken ses var imiş yol var imiş ben var imişim de ne olmuş. Nedir niyedir bunca güzellik bu koskoca alem nedendir. Sen güzel iken yani kısacası sen var iken.
Bütün var olmuşlara inat sende yok olmuş bir acı deniziyim. Fırtına sonrası acılara inat daha sert acıya atılmaya muktedir. Bütünüyle acıyım ben.

Yok aslında hiçbir şey ne içimin acı yangını ne buram buram hüsran ne de tüten efkar…
Senim ben sadece senden ziyade o uzaktaki tepeye bakarken. Ağlarken gülerken. Sen işte ne kadar olunabilirse ve kim sen olabilirse.

Aslında haddim değil sen olmak yok yok olacak kadar yok layıkıyla sevilememiş
Hep havada kalmış hayat senin kelimelerin benim kelimelerim gibi aynı sen aynı ben gibi.
Gök yüzünde bir yerlerde takılı kalmış hikayemiz.

Hep geriye saran asla ilerleyemeyen bir video içinde kaseti olmayan aslında herhangi bir elektriğe de ihtiyaç duymayan bir video. Sırf geriye saran hep en başta başlayıp sonsuza uzanmaya meyilli. Sonsuza doğru başa alma tahakkümü.

Mahkumiyet bu zincirlerle prangalarla her türlü işkence aletiyle bir esaret altında kalbim dediğim ülkem. Artık sadece söylenebiliyor o bana haiz olmayan onca ben parçasından herhangi biri kalbim. Zaten sen adlı kanser ilk oraya bulaştı söküp atmak istemedim ne garip onca yaksa kavursa da tedavi olmak istemiyor ne kalbim ne de ben. Acıyı taşımalı sırtında ancak bu sevdanın acısıdır bana yaşadığımı hissettiren kurak topraklarıma baktıran yer vahaya dönen güzel bir seraba inat. Ağlanacak o omuza inat. Bu aşkın hakkıdır acı. Asla ulaşılamayacak sonsuzluğa ulaştıracağını varsayarak susmaktır.

Ağlamaktır en erkek cesur delikanlı halinle dünyanın orta yerinde. Bu aşkın hakkı hep özlemdir, hiçbir kavuşma ihtimali olmasa bile bütün yollar kapalı hatta anahtarı yıllar öncesinde kaybolmuş kilitlere vurulduğunu bile bile hep beklemektedir bu sevdanın adı. Asla birleşmeyecek iki eldir hep korkak hep korkacak iki el. Titrek kabuğuna çekilmiş iki hasretli el. Biri dünyanın en yarım adamı diğeri ise fazlasıyla fazla bir kadın bu aşkın iki garip tezat karakteri.

Olmayacak bir şey olur iki farklı dildir konuşulan asla aynı sözcüğü söyleyemeyen iki uzak dil iki uzak kelimedir. Ne seni seviyorumdur ne seviyorumdur seni. Yoktur sözü dili kulağı. Delikanlı yıllardır dünyayı yüklenmiştir. Garip ki kız yüklenmeden yaşamayı çoktan keşfetmiştir dünyayı. Ve ayrılık çalar kapıyı. Yusuf’u önce zındana attırıp ardırdan Züleyha’yı bulduracak kader adı örümcek ise örmüştür ağlarını. Kays Kayslıktan olmuştur zaten Leyla’nın gözlerinde Mecnunlaşmıştır kader sayesinde. Hem Tahir ne kaybederdi sevdiğinin adı Zöhre olmasaydı fakat Zöhre bağrında gerçek sevdanın çocuğunu yani ayrılığı taşıyarak gelmiştir Tahir’e. Yani hayata tecelli, tecelli eden hayatlarda hep ayrılıklar kesindir. Hani aşktır adı bir yerde. Ne yüzyıllık Maşuk doyar Aşıkına ne aşık kana kana yanaşır kıyılarına Maşukunun. Aşktır adı sevgidir hastalıktır ruha işlemiş. Lokman Hekime ölümsüzlük ilacını buldurandır. Ama yine de hayatta ölmektir yaşadığını varsayarak.

Sel’in çoktandır heba ettiği ardından kuraklığı saldığı bir çift herhangi gözdür şu an ekranda gezinen çarpan çırpınan ölümsüz hasretini besleyen bir kalptir bu kelimeleri yazan. Aslında yazan değildir aşka dair öz yazdırandır. Zöhre’dir Ayşe’dir Leyla’dır. Tahir’i de Ali’yi de Mecnun’u da kendisi yapabilen. Aslen aşk ALLAH’tır ancak Allah’adır sevgi cismani Batıni aşklar yoldur İlahi sevdaya adımlardır. Yaradan’a dualarımla sana nice geceler sabahı getirmeye çalışan bir kalptir Sevgili…

Hayatımı değiştiriyorum demiştim en sonunda adımlarımı attım ilk adım korkulduğundan da daha az rahatsızlık verici. Aslen sorular var aklımda beni uçan halıya oturta bilecek mi o ören durmadan çalışan sürprizlere gebe garip kader bilinmez. Fakat sorgularımdır bana yarenlik eden nice geceyi sabaha taşıyan gözlerime uykuyu haram kılmaya yeminli hesaplaşmalardır. Kendisi, dünyası var olan her ne ise işte onunla savaşan zırhlanan sorulardır içimdekiler.
Haftada bir bu hafta yine burada. Kendime yazdığımı zannettiğim kağıtlar nasip denilen girdabın garip esintilerine kapılıp kopup şans eseri dünya ile bağını kurabilecek bir yol bulup gelmiştir işte buralara. Eylülden midir bilinmez ama hazan esiyor kulaklarımda korkuyorum ama çekinmeden ilerliyorum en korkulana doğru.

Özümüzdü konumuz Aşk okuduk yazdık karanlık mum altında oturup dertleştiğimizdi. Aşk işte adı sanı olmayan belirsizlik boşluk belki beşinci elementtir şu an haykırdıklarım.
Haftaya görüşmeyi umarak

Güneşe Ve Ay’a boyun eğdirene emanet ederek

Delikanlının dilinde Kendi deyimimle Selametle…

Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Cumartesi, Eylül 26, 2009

Word belgesini açtım nerede olduğumu ve ne yazacağımı kestiremeden tuşlara dokunuyorum. Henüz az önce baktığım mail adresine onlarca spamdan ve diabetik hastalara yönelik bir reklam mailinden başka hiçbir şeyler gelmemiş. Meğer kişinin dünyası ile irtibatını koparmasını istemesi yetiyormuş zaten kendi derdine düşmüş sizin zannettiğiniz dünya.

Uzaktan yakından bütün alemle ilişkilerimi yol ayrımında bırakıyorum üstüme yıkılan geçmişin altından kurtarabildiklerimle hep yarım hep eksik ama şükür ve tefekkürle mücadele ediyorum…

Bu dakikalar bana bahşedilmiş eşsiz şans zümrütleri daha gözlerimi yarım ölüme, uykuya yummadım. Yummakta istemiyorum zati bu gece. Fakat çok iyi biliyorum birazdan gözlerimi uykuya kurban vereceğim. Yenilecek gafil bedenim . Bu dünyada sadece toprağa karışacak. Kim bilir belki de bir daha o şansı hayatı başlatma hayata karıştırma anını asla yaşayamayacağım. Bana bir daha bahşedilmeyecek. Bazen düşüyorum bir çıkrıkçı aslında geceyi ören gündüzü söken. Hayatımın etrafına belki bir ara görebileceğim renkler yayan, ya da bir askerdir. Tam ömrümce ve ömür defterimde şafağı karalayan artık sabırsızlanan bir asker. Benim deyimimle ömür onun için sadece askerlik süresince kullanacağı şafak defterine her gün bir çentik atıyor. Ya bir gün biterse bu sefer artık çentik yerine karalarsa sabırla attığı çentikli defteri. Bu aralar böyleyim ölümün katı sonsuz sessizliğini düşünüyorum. Bazen yanlışlıkla o caddenin ortasında ayağım kayıyor kafam bir aracın altında eziliyor. Ya da kör bir kurşun şakağıma isabet ediyor. Hep ani aceleci belki de acı süresi biraz daha kısa bir ölüm. Ölüm hallerinin olasılık sınırlarının var olmadığını bilerek ama hep olası içi ani ruh kaybı hayalidir gezinen beynimin bir ucundan öte tarafına. Pek zannetmiyorum acıdan korktuğumu aslında ardından ne olacağı merakıdır beni bitiren. Gerçek iken hayal. Yada katıksız hayal rüya iken gerçeğe koşuşturma hayali. Böyle yarım yamalak tek ayaküstünde yazılabilecek bir konu değil bu aslında sadece bir demleneyim dedim.

Haftada Bir de benim kaderimi paylaşmakta akıbeti belli olmayan uzak ir diyarda dünya ile bütün ilişkilerin dışında aksayabilir gecikebilir. Ama kendisi bir ütopyadır ben varlığımla bu dünyada bir yerlerde nefes almaya devam ediyor isem o da devam edecektir. Geç eksik yarım ben ne kadar isem işte o kadar. Sadece şu sıralar görünen o ki yer yer aksayabilir. Şimdiden affoluna.

Kadim bir acının oluşturduğuyum ben aslında. Sonsuz ayrılıkların mahkumu içinde ruhumu saklamaya and içmiş kalbim. Bedeni prangalarla ruhuna tutuşturulmuş bir muhacir. Ne yağ alırım ne de bal satarım. Ben daha ben olmayı bile başaramamışım. Yok yok aslında sevgili en sevgili bu dünyada ancak bu kadar sevilebilecek biri, sen dokunduğundan renklerini üzerime sıçrattığından beridir saçmalamam aşktandır. Bir sarılıp ağlasaydım. Suskunluğum aşktan. Adamlığım, yalnızlığım, vazgeçilmez vazgeçilmişliğim ve vazgeçmişliğim Aşk’tan…

Haftaya Görüşmek üzere


Selametle…

Ali 2oo9

Author: illegalizma
•Pazartesi, Eylül 21, 2009

Sergei Rachmaninov’un 3. senfonisini çalabilmek için bir kişinin 2 beyninin ve 10 parmağından daha fazlasının olması gerekmektedir. İşte böyle yorumlara kabil bir senfonidir 3. senfoni. Ve bu senfoniyi dünya üzerinde eksiksiz kusursuz çalabilen bir piyanist ama normalin çok ötesinde bir piyanist Türkiye’deydi henüz geçtiğimiz hafta. David Helfgott tan bahsediyorum. Kişi Helfgott olunca olay sadece çalmak ve dinlemek olmuyor çok başka hatta bambaşka diyarlarda bulunmak gibi eşdeğeri var olmayan bir şey. Tanımayanlar için ufak bir tabirle dünya üzerinde yaşayan pek az deli dahiden biri dersek yerli yerinde olur herhalde. 62 yaşındaki Polonyalı piyanist bir şizofren bulunduğu ortamda herhangi bir şeyin kalabalığında ya duramıyor ya da piyano çalmaya başlıyor. Her gece aynı saatte sabahı karşılamak için çalan bir sanatçı. Sarılma fetişi olan 62lik bir çocuk. Zaten gazetelerden takip ettiğim konser izlenimlerinde de Türkiye de garip bir enstantene yaşatmış dünyayı bitirmiş ardından ikinci çocuklukla nail olmuş adam. Konser esnasında yaklaşık 40 dakikalık bir eser çaldığı sırada küçük bir kız ona gülümseyip gayri ihtiyari el sallamış ve o çalmayı bırakıp küçük kıza teşekkür edip el sallamış, aynı zamanda ara bildirimlerini yapan sunucuya da birkaç kez coşku ile sarılmış. Babasının yoğun baskılarının, eşinin yanındaki her şeye rağmen sağlam duruşunun yani kısacası eşsiz hayat hikayesini anlatan Shine filmi de Geoffrey Rush’a Oscar kazandırmıştı edinip izleyin derim. Dünya üzerinde yapmak istediğim pek az şeyden biridir David Helfgott’un konserine katılmak orda katıksız müzik dinlemek, bakalım nasip olacak mı?

Bu hafta aynı zamanda garip bir değere sahip olduğumu anladım, sahip olmamakla. Sahip olmanın verdiği esaretten mahrum olmaktan memnun ve bahtiyarım.

Haftada Bir birkaç hafta aksayabilir. Bilmediğim bir yolculuğa tanımadığım bir düşmana karşı zırhsız savaşa başlıyorum. Yıllardır o tozlu rafta unutulması istenen deli cesaretim ve katıksız yalnızlığım yol arkadaşım.

Kadir gecesi yaşandı aynı zamanda şehrin en büyük camisinde yer bulma sıkıntısı yaşanırken üzerimdeki poları çıkarıp onun üzerinde Caminin balkonunda namaz kılmak, Yeni bir Sahf oluşturmak çok başka bir tat Ve Yaradan’ın nasip eylediği hayır vesilesini görmek farkında olmak eşsiz bir mutluluktu.

Üzerime yağanın kar mı yağmur mu olduğundan şüpheliyim saat sabahın 04:12 si üşümüyorum, cadde kaygan yapış yapış yağmur ve yalnızlık var bulutları algılayabileceğiniz kadar aydınlık hava ve bir müzik kanatlandırıyor aklımı ruhumu artık ben ne isem işte onu sabah ezanından önce Müezzin tarafından okunan Tekbirler. Bayram diyorum çok şükür Sabır, Sebat, Sonsuz tahammül, Tükenmez Umut, en umutsuz anda bile umut vari yolculuk, kapanan yollara inat Yaradan’ın açacağı gizli patika yolları beklemek. Bayram çok şükür.

Bu yazıya gözleri değen Bayramın Kutlu Olsun….

Müziğin sihirli halısının üzerinde seyredilen bir şehir enteresan bir yolculuk kalabalık ani ama sonlanabilen bir haftadan bir de önerim olsun Taksim Trio çalıyor Güle Yel değdi…

Sözsüz müzikler vardı geçtiğimiz hafta. Tekrar görüşmek üzere Selametle

Ali 2oo9

Author: illegalizma
•Pazar, Eylül 13, 2009

Belki de hiçbir şey yazmayacağım ya da her şey yazacağım ve sadece senin anlayabildiğin kadar ve sadece seni kendinden büyük eylemiş benim yazabildiğim kadar.

Belki de her şey kocaman bir rüya alemi ellerim ayaklarım kayıtsızlık boş vermişlik ağırlık ve hafiflik arasındaki ince temassızlık, uykusuz sancılı nice gece. Aşk’a dair eşsiz iz düşümler, senin yüzünü beni en severken suskunluğunda görme hali, kar altında sarılma ütopyası, temaşa kargaşaları, varlık ve yokluk her şey işte olduğu kadar. Eksiklik veya gayri ihtiyari tokluk. Sonsuz bir açlık yıllar yıllar bile yamacımda olsa bile doyulmayacak bir acının tatlı seğirtmeleri, işte rüya alemi. Masalcının yazdığı heybemize doldurduğu kadar hayat belki çok yürünecek ama yıllar sonra hep aynı yerde hep aynı adımla…

Belki de böyle olmayacaktı ya da böyle olması gerektiği için her defasında böyle olacaktı sonsuza kadar kaçsak ta hep yakalanacaktık ben sen sen ben tarafından. Belki de hep aynı çemberin içinde sadece dönecek ve olduğumuz yerde sadece ve yıllar sonra oluverecektik. Oluşumsuzluğa mahkum bu ne akıla ne de mantığa sahip aşkın sadece çeperlerinde, hani tam içinde yada tam dışında. Ve Belki de senin için sonsuz vazgeçilmişlikte, kaç gece dökülen gözyaşlarında, akla inat saçma sapan çarpan kimsesiz kalp halinde, sana oluşturulmuş mabeddeki gölgeden hiç çıkmamasına. Birimiz başından sonuna giderken birimiz sonundan başına adımlayacak ve asla ortada bir yerlerde buluşamayacaktık küçük bir an ufak teğet olacaktık kim bilir belki de.

Belki de O tek yanlış bütün doğruları doğuracaktır. Belki de öyle küçük değildir aşk o zamansız tek yanlışa çakılacak kadar. Belki de Doğrunun gerçeğin aslın yanında olacaktır.

Belki de ya da belki de her gidiş gibi sonsuza ayrılış asla sonu olmayan sonsuzlukta…

Belki de hayal…

Belki de Rüya…

Belki de bu kadar Gerçek

Belki de en gerçek, bir baba tahayyülü, bir evlat, bir anne belki de ?

Belki de NEYSE…

İçime biriktiriyorum…

Benim benimle ilgili bütün hallere en yakın mevsimi müjdeliyor Eylül, deli zamanlar yanaşıyor. Seni bekliyorum hazin hüzünlü bir sonbahar tablosunun içinde beni bende unutmuş sen olmuş halimle. Gerekirse bütün bir ömür boyunca ve hiç kavuşamayacağımı bile bile. En ikircikli en rahatsız ay bu Eylül aniden gelen soğuklar var belli bir saatten sonra hayatınız gibi, her şey onca zamandan sonra yeniden aleme inat var olmaya meyilli iken her şey kökten yok olmuştur birdenbire. Gerçektir Eylül Ekimi ve Kasımı doğurmaya Nazır…

Vazgeçmişim bütün vazgeçilmeyeceklerden. Vazgeçeceğim bütün vazgeçilmezlerden ve anlıyorum tek bir vazgeçilmez benden bir ömür vazgeçmiş olsa bile uzakta tek başına, cinnet arifesi yalnızlıkta dahi asla vazgeçilmeyecek…

Kim görmüş ki Leyla’nın Mecnun’u bıraktığı…
Kim demiş ki Leyla kendi için Yarinden geçmiş diye…

Ve ancak senin için senden geçilir. Zamanlı Zamansız Bilmem anlayabilir misin, gün gelir senden nasıl da vazgeçmek zorunda olduğumu görebilir misin? Böyle bir ayrılığı hiç mi hiç istememişken ölümüne diyetini çekmeyi, Ve ancak bu derece sevilebilmeyi.


Lara Fabian Söylüyor hemen yan tarafta Je T'aime gün gecenin dibine dayanmış ufak ufak adım adım geldiğini haberdar ediyor içimi saran ise sonsuz bulutlu bir gece. gözyaşlarım gözlerimde donuyor bir çiğ damlası olduk olmadık...


Ali 2oo9

Author: illegalizma
•Pazar, Eylül 06, 2009



“Rüzgar hediye edilebilseydi eğer
Sana rüzgarı hediye etmek isterdim”(Lale Müldür)

Evet, evet aşk böyle başlıyor.
Yanmış bir ormanın üzerindeki dumanı dağıtma arzusuyla.
Rüzgar olup onu nefeslendirme heyecanıyla.
Acılara dokunma ve onları iyileştirme duygusuyla.

“Bazen ama bir insanla bir şey olur
Kısa süren bir şey
İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
Bazı insanlarla
Yıllarca görüşsen de bir şey olmaz” diyor ya şair (Lale Müldür,Saatler ve Geyikler) bazen bir insanla karşılaşıyor, ne olduğunu anlamadan kalbinin labirentlerinde dolaşmaya başlıyorsunuz.
Gördüğünüz her acıda ona daha çok yaklaşıyor, kendi rüzgarınızla kalbinize düşen alevi büyütüyorsunuz.

Zamanla öyle bir sevgiyle doluyorsunuz ki, onu “bir menekşe gibi göğsünüzde yatırmak”, orada unutuşun bahçesine gireceği bir uykuya dalışını izlemek istiyorsunuz.
Üşüyen yüreğini sevginizle örtmek, yaşlı gözlerinden öpmek, üzülme demek istiyorsunuz.

Sancıdan kıvranan midesi için naneli bir yoğurt çorbası yapmak, zonklayan başındaki ağrıları ritmik bir şekilde dolaştırdığınız parmaklarınızla yapacağınız masajla bir nebze olsun rahatlatmak istiyorsunuz.
Güzel ninnilerle kucağınızda uyutmak, tazelenerek gözünü açana kadar kıpırdamadan öylece onu seyre dalmak istiyorsunuz.
Yüklerini kabuslarında bırakmasını diliyorsunuz.
Boncuk boncuk terini her sildiğinizde bir acısından kurtulmuş olduğunu düşünüyorsunuz.

Acılarına dokunduğunuzu, birer birer iyileştirdiğinizi sanıyorsunuz.
Uykuya yenilmiyor, sabaha kadar onu izliyorsunuz.
Yüzünün her halini ezberliyorsunuz.
Değiştiğini, yenilendiğini ve bunun sizin kucağınızda olduğunu görüyorsunuz.
Sonra o yeni yüze bir buse konduruyorsunuz.
Nefesinizle uyanıyor ve ilk sizi görüyor gülümseyen gözleri.
O tebessümü bir plaket edasıyla alıp havaya kaldırıyor, büyüterek canlı bir günaydının içine koyuyorsunuz.
Tazelenmiş bir ruhun öpücüğüyle sabahın serin rüzgarının içinizin yaralarının üzerinde tatlı gezinişiyle sarhoş oluyorsunuz.
Güneşi seyrediyorsunuz sonra.Her sabah ışıltıyla doğuşunu seyretmediğinize hayıflanıyorsunuz dakikalarca.

Bin yıl sürecek bir masalın başladığını, aşkın ışığının acılarınızı yıkadığını düşünüyorsunuz.
Sevginin en iyi çözüm, aşkın en kolay iyileşme metodu olduğunu bir kez daha kabul ediyorsunuz.
“Unutma bahçesi”nde iyileştirdiğiniz adamın iyiliğini gördükçe siz de iyileşiyorsunuz.
“Konuşulan aşkın boş, gösterilen aşkın karşı konulmaz olduğunu” fark ediyorsunuz.
Zamanla “bir başkasının ruhunun derinliklerine daldığınızda” su yüzüne çıkardığınız acıların kendinizin olduğunu görüyorsunuz.
Aynadan bir köprü kuruyorsunuz, aşkın matematiğiyle.Kalplerinizin etrafındaki surları, surlar ardındaki yanmış ormanları, ölmüş kuşları görüyorsunuz.Kayıplarınıza beraber ağlıyor, gözyaşının ipiyle daha da bağlanıyorsunuz.
Her bağla, acılara dokunduğunuzu, onları kazıdığınızı, iyileştirdiğinizi, iyileştiğinizi sanıyorsunuz.

“Aşkın erkeği erittiği, kadını dirilttiği “söylenir ya, onun eriyip kaybolan acılarından yaptığınız zafer tacını gururla takıyor, kutlamalar yapıyorsunuz.
Her kutlama coşkunuzu arttırıyor, dolu dizgin koşmaya başlıyorsunuz.Onu daha da iyi etmeliyim, daha fazla vermeliyim, daha fazla sevmeliyim diyorsunuz.
Birdenbire bütün hayatınız oluyor, sizse onun unutma bahçesinde güzel kokular saçan bir gül.

Zamanla bunu fark edince, üzülüyor, yetinmiyor, yediremiyorsunuz.
Bütün bahçeyi istiyorsunuz.
Hayatınızı teslim ettiğiniz gibi, hayatını teslim almak arzusuyla doluyorsunuz.
Vermek istemiyor tabi.
Gülümsün, diyor.
Hayır diyorsunuz, ben senin her şeyinim, unutma bahçenden acı ayrık otlarını ellerimle temizleyenim, seni ferahlatanım.
Kokunda baharı yeniden duydum, diyor.Göğü yeniden gördüm, renkleri fark ettim sende, gülümsün.
Hayır, diyorsunuz yine.
Bahçenim, her şeyinim, sen benimsin, ben senin.
Susuyor sonra…Donuyor hareketleri, gözbebeklerindeki ışıkla beslemiyor gülüm dediğini adam.
Hemen pes etmiyorsunuz, bekliyorsunuz , bahçenin sahibi elinize teslim etsin diye istediğinizi.

Zaman biranda yaklaştırdığı kalbleri aynı hızla uzaklaştırma telaşına düşerken,
bahçe güzel kokulara, gül, suya hasret günlerde için için sırtını dönüyorlar birbirlerine.
Neden sonra peki diyorsunuz, gülünüm, elinizi uzatıyorsunuz, sıcacık bir kavuşma arzusuyla veriyor yüreğini adam da.
İşte o anda tek bir hareketle dikeninizi batırıyorsunuz kalbine.
Biranda her yer kırmızıya boyanıyor, bir diken bir kalbi nasıl bu kadar kanatıyor buna siz bile inanamıyorsunuz.
Yüreğinizden akanlara, onun kalbinden akıttıklarınıza şaşırıyorsunuz.
İyileştirdiğinizi sandığınız yaralarınızın hala orda olduğunu, acılara dokunulamadığını anlıyorsunuz.

Ebed memleketine gidilen yolda, dünya nasıl bir gölgelikse insanoğluna, aşkın da öylesi kısa bir gölgelik olduğunu görüyorsunuz.
Acılara dokunmanın imkansızlığını kavrarken surlarınızı tekrar örüyor, ölen kuşu gömüyorsunuz. Nietzsche’nin sözünü hatırlıyorsunuz: “İnsan arzularını sever, arzuladıklarını değil.”

Her bahçe ve her gülün hikayesinin aynı sonla sonlandığını görünce ya serpilip boy attığınız bahçede dikenli de olsa bir gül olarak durmayı seçiyor, bahçeye kokunuzu dağıtıyor, onun verdiği kadar suyla yetinmeyi öğreniyorsunuz bu masalın sonunda ya da toprağınızı terk edip başka bahçeler ararken zamanın solduruculuğuna mahkum oluyorsunuz, vatansız, topraksız orda, burda.

Bahçenin sahibi ise, unutma bahçesi diye bir yer olmadığını hatırlayarak, “yalnızlığın mutlu gerilimine” dönüyor usulca. Güllerin ne kadar güzel, cazibedar ve çeşitli olsa da dikenli olduğunun farkındalığıyla yaklaşıyor bundan sonra.Bahçesinde durmayı seçen güle vefasızlık yapmıyor, gül onu kanatsa da.Seviyor onu, kokluyor sonra, hem acı hem balsın diyerek yatırıyor bağrına, yatıştırıyor sabrıyla.
Ve kulağına fısıldıyor gülün, aşk kısa bir gölgeliktir, ebed yolculuğunda.


Bu Hafta iki ayrı yazı var blogta ikisi de alıntı biri 1981 tarihinde Ömer Lütfi Mete tarafından yazılmış Gülce Şiiri ki şiirin İbrahim Sadri tarafından yorumlanmış hali de yine blogta....

Diğer yazı ise - Aşk Kısa Bir Gölgeliktir Bu Dünyada - Canım ablama ait Bahar Gelsin Kaleminden dökülen kelimeler. Gel Gitler içinde -
Author: illegalizma
•Cumartesi, Eylül 05, 2009

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belaya nazır

Topuklarım boşluğun avcunda

Derin yar adımı çağırır

Dikildim parmaklarımın ucunda

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Uçurumun kenarındayım Hızır

Civan hazır

Divan hazır

Ferman hazır

Kurban hazır
Uçurumun kenarındayım Hızır

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Başım döner, beynim bulanır

El etmezGel etmez

Gülce'm uzaktan dolanır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Gülce bir davetMecaz değilMaraz değil

Gülce bir afetPeri değil

Huri değil

Gülce beyaz sihir

Gülce ölümcül naz

Buram buram zehir

Yar yüzünde infaz
Bir gamzelik rüzgâr yetecekHa itti beni, ha itecek

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ben fakir

En hakir

Bin taksir

AteştenKalleşten

Mızrakla gürzden

Dabbetülarz'danDeccal’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen benTir tir titriyorum Gülce’den

Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktanNutkum tutuluyor, ürperiyorum

Saniyeler gözlerimde birer can

Her saniyede bir can veriyorum
Ömer Lütfü Mete 1981
Author: illegalizma
•Pazar, Ağustos 30, 2009

Sabah uyandığımızda hayatın herkesin üzerine sinmiş kayıtsız “play” tuşuna basmamızla başlıyor her şey hayat canlanıyor. Olacak her şey oluyor ve sabahla gözlerim bu serenat’a yani olacakların ahenginin seyrine dalıyor. Az önce belediyenin nicedir ilgilenmediği su patlağının oluşturduğu çukur su birikintisini hoyratça geçen araca okkalı küfürler sallayan adam az önce, tepemden benden habersiz geçiş töreni yapan kuş az önce işte, hafiften saramış yaprakta öyle, hayat hep geçmişe meydan okuyan geleceğin az önceleriyle.

Dünya dediğimiz otobüste yanıma oturan yabancıyla yaklaşık 7 yılımız geçiyor biz gerçekten birbirimize oldukça yabancı ama aslen aynen aynıları paylaşmaktan kaynaklanan adam akıllı bir dostluk içindeyiz O’nunla.
-Kalk dedi tez canla Başvurular için son gün geç kalıyoruz.
Zaten kaç yıldır rahatsız olan gözlerim bu aralar gerçek bir işkence ile karşı karşıya hem Ramazan ayının susuzluğu hem de uyku ritüelindeki belirsizlik tam manasıyla gözlerim için işkence. Bu şeyleri düşünerek uyku ile uyanıklık eşiğindeki tembellik halinde uyanıp kendimi acilen sokağa atıyorum. Hayat başlıyor işte az önce.

Otobüse ardından sabahın mahmurluğu her halinden anlaşılan sokağa ve bu ani geçiş bana kalabalık olduğumu hissettiriyor nice uzun zamandır bunca tempolu hareketler etmeyince basit bir koşuşturma bile kişi için acele hatta kalabalık belki de yorucu bile olabiliyordu, hayatımız gibi işte uzun süredir olmayan farklılığın bazen iyi bazen de eşsiz kötü etkileri. Kalabalık bana haiz bir şey bugün, Bugün herhangi birilerini bu kalabalığa alıp orayı daha da bulandırma kalabalıklaştırma niyetinde değilim. Düşüncelerle savaşa savaşa Hastanenin önünde hatta bahçesinde buldum kendimi ne işim var diye sormadan usulca o ani kalabalıktan yine o kadar ani bir şekilde usuliyet kıyısına vurduğuma bende şaşırdım gördüklerimden sonra.

İlkokulda pek anlaşamadığım ama aynı istikametteki evin yolunu kullandığımız ve o yol üzerinde saçma sapan hikayelerimi sarfettiğim bir arkadaşa rastladım pekala olası bir şey diye düşüneceksiniz arkadaşa rastlamak ama siz o arkadaşı bıraktığınız gibi bulamamışsanız. Hatta eskisi ile yenisi arasındaki inanılmaz eşitsizlik aşırı derecede rahatsız ediyorsa ? Gürbüz suratından tüm kanı aniden çekmişler gibi, iri cüssesini bir haftalık işkenceyle tıknaz bir adam etmişler. Ve en acısı gözlerine onlara bakana karşı acımasız bir hüznü işlemişler gibi. Uykusuz sessizce başını çevirip
-Merhaba dedi nasılsın? Seni görmek iyi oldu bu son kelimelerini mırıldanarak dedi duyduğumun farkında olmadan.
- Sağol dedim sen nasılsın.
- Gördüğün gibi dedi az önce
- Metin dedim yıllardır görmediğim eskiden kocaman cüsseli ama şimdi bir yılan kadar incelmiş bedenli adama uzun zamandır görüşmüyoruz
- Ama çok değişmişsin. Şaşırtıcı derecede.
- Evet dedi her şey sadece bir hafta içinde oldu.
Ve o sonsuz sohbetin başlayacağının işareti olan şeyi yaptı anlatılmaz çaresizlik refleksini iki elinin arasında aldığı ve artık taşıyamadığını hissettiğim başını.
- Annem dedi bir felaketin ilk kelimesiymiş gibi O’na Rahmini açan kadından bahsederken çok hasta Kansermiş.
Her şey sonsuz oluyor o sırada sırtınız kocaman bir kambur anlatılmaz bir çaresizlik içinde susarsınız, artık ne ben ne Metin kelime edemeyiz ki hem Metin bilmez mi ki bu tür durumlarda yükü taşıyandan daha büyük acı çeken varsa O kişi de yükün farkında olanın olduğunu. Ve bu büyük suskunluğun sonsuzluğa kadar uzanır ama konuşulamayacağını.

Kalkıyorum yanından kendimce bir gelecek kurabilmek için, kendi geçmişimden kaçıp başka birinin geçmişine sığınmaya çalıştığım dönemlerde, varlığı ile bütün geçmişe başkaldıran geleceğin artık var olmadığını anlıyorum geçmiş elimden tutuyor ayaktayken tek kelime edemiyorum. İki elinin arasında başını tutan adama.

O kuru hasta gözlerim nemleniyor bir bahar oluyor kalbimdeki hazan gözlerim için. Ve devam ediyorum, az önceki kalabalıktan eser kalmamış aklımda sadece hastalık var. Her şey geçiyor oradan uçurumlarda buluyorum kendimi Tanrı’nın sınavı, şükür için ödül, ödüllendirmek için Tanrı’sal Bahane. Daha nice düşünce geçiyor ama aklım kalbime hükmedemiyor ki, Ve Geçmiş onca yok olmuşluğuna rağmen tozun dumanın arasında hem de bu kalabalıkta canlanıp ta geleceğe bakıyor. Ve ben seni doğurdum diyor bir Anne gibi. Hayat işte her şey AZ ÖNCE…

Bu yazı aynı zamanda www.illegalizma.com adlı sitede de yayınlanmıştır.
Author: illegalizma
•Pazar, Ağustos 23, 2009

Anlıyorum ki Yaradan yılın bu aç kaldığımız ayında sadece sabrımızı sınamak ve hallerimizi izlemekle yetinmiyor, aynı zamanda dertlerimize kendiliğinden çözümlerde bahşediyor.

Evet Ramazan ayındayız. Allah’ın biz kullarını, çok tanıdığı yarattıklarını, onca kez affetmesine rağmen her defasında hataya yeniden yönelen varlıkları affetmek için sistemlediği kurguladığı onca zamanlardan birindeyiz.


Allah’ın en yakınlarımızda olduğunu daha fazla hissettiğim dönemler çok iyi geliyor genel haliyle bu kendisinden vazgeçilmiş hayatıma esasında, durmak düşünmek gibi sanki çok aceleymiş ve yetişilecek bir yerler varmışçasına kovaladığımız hayatın fren pedalına basma mahiyetinde bir ay Ramazan. Derinlerinde Yaradan’ın eşsiz şefkati merhameti büyüklüğü saklı bir zaman dilimi aynı zamanda bu ay , Ruhumuzun açlığını hissettirebilmek için midemize ağzımıza gem vuran dini kurallar sizlere hiç bir şey anımsatmıyor mu? Ruhumuzun açlığını bastırmak hatalı kusurlu nefsimizi bilmek ve öyle hareket ederek onu bu haliyle besleme halimize midemizi aç bırakarak ulaşma hali. İşte Ramazan da bizlere sadece yer yer farkında olduğumuz derinlerimize seslenmek ve belki de kendi sınırları içinde Hakka ulaşma yolunda özgürlüğü bahşedebilmek için yani Batıni alemimizde uyanmaları sağlayabilmek için tam zıttı olan tamamıyle zahıri ihtiyaç olan açlığı bahşetti Yüce ALLAH…

Yazılacak çok ciddi gelişmelerin pek te baş göstermediği bir haftadan çıkmanın verdiği umursamazlığın hafifliği aynı zamanda iftara az kalan sürecin baskısı altında ne yazabilirsem hesabıyla dokunduğum klavyenin tuşları acaba açlığımı ve bu zahıri alemdeki açlıkla tamamiyle zıt ve kafa kafaya tutuşmuş batıni alemdeki eşsiz doygunluğumu hissedebiliyor mu acaba ?

Dewreş ile Adule bitti oldukça sade bir dille yazılmış güzel bir aşk hikayesi idi. Asıl olan zamanın mekanın var olmanın ya da yok olmanın yani aşk ile ilişkili birlikteliğin veya ayrı kalarak bir ruhu yaşamanın işin özü zıtlıkların bir aradaki eşsiz uyumunun hangisi olduğuna dair yine kendisinin de çözümsüz kalması ve zaten aşkın grift sokaklarında daha derinlerde ve bütün dillerde eşit olarak kayıtsız bir çıkmazdan ibaret olduğunu gösterdi. Ayrılmak mıdır asıl olan sevgili olanın uğruna tüm alemden, peki ya yaşamak mıdır sevgiliyle bütün bir alemi hangisidir aşkın açıklaması?

Kız Kardeşimin Hikayesi ( My Sister’s Keepers ) : Film insanlıkla ilgili en derin meseleyi çıkmazı, sıkıntıyı, hüznü, kederi ve iç içe geçmiş zıtlığı bir aile içinde yaşanabilecek artık her ne ise hemen hemen her şeyi bir arada ele almaya çalışan ve eşsiz bir drama şöleni sunan bir gösteri halini alıyor. Sizler de ben gibi bu denli mazoşist dramalardan hoşlanıyorsanız kaçırmamanız gereken eşsiz bir ağlama şöleni. Lösemili kızlarını yaşatabilmek için dünyaya getirilen ( Konu ile ilgili hukuki gerekliliklerde düzenlenerek ) bir kızın hikayesi var ve bu sonradan ablasının ihtiyacı olan ilik nakli ile O’nu kurtarmak için dünyaya gelen kız hukuki yollardan yaşamak istiyorsa ne olur işte cevap bu filmin içinde izleyin derim.

Ve tabi aşk, Güzel bir dua küçük bir an büyük bir suskunluk...



Haftaya Görüşmek Üzere Selametle.

Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Pazar, Ağustos 16, 2009

Özürlü :

Kimsenin eksik yanlarımı görmediği kimsenin sırf o yüzden bana bakmadığı bir diyardayım. Bedenimi kaplayan cüzzam kimseciklerin umurunda değil. Ya da ayaklarımın olmaması yarım olmam çirkin olmam önemli değil. Hiç kimse için, En güzeli de onların umurlarında olma halim sadece içimdeki gerçek ben ile ilişkili olması. Yani benim ve benimle ilgili gerçek görünmeyenlerim sahnede. Kendi mücadele mi veriyorum bu dünyada herkes gibi yaşıyorum onlarla birlikteyim. Ne eksik ne de yarım ne de can yakan bakışlar altındayım. Kimse güzel denilen şeyin ne olduğunun farkında değil aslında bende hatırlatmamalıyım ve hatırlamamalıyım. Ama her düşündüğümde o güne milyonlarca kez şükür ediyorum. Zaten tam anımsayamıyorum ama o eşsiz büyücüden sonra böyle oldu bu alem. Herkesin beynine girip değer yargılarını ve kalabalık zannettikleri ama düşüncelerinde adı sadece çer çöp olan her şeyi temizlemesiyle başladı. Dünya üzerindeki güzeli çirkini en derinlerde saklandığı korkak ruhlarda hasarlı akıllarda buldu ve sildi. Onlardan açılan yerlere daha kocaman harflerle ve daha erdemli olacak bir şeyler yaptı yine tam hatırlamıyorum ama sadece iki kelime idi yazdığı İyilik ve Kötülük. Bir büyücünün garip dokunuşuyla değişmiş bu dünyalıları seviyorum herkes dıştan bakılınca eksik hatta parça parça ama kimse size, sizin yüzünüze özrünüzü vurmuyor. Ya da bakışları özrünüze çarpınca suratları çarşamba pazarı'na da dönmüyor. Onlar kendi acınası hallerine rağmen size acımıyor. Acınası bakılmıyorsunuz yani. Ne güzel bir dünya burası demek isterdim, bunları yaşamak isterdim hem bunlar olmuş olsaydı anneme de isyan etmezdim neden eksik neden yarımım diye kırılmaz idi o eşsiz kırık ve benden dolayı özürlü kalmış içinde bana anlamlandıramadığı bir özür biriktirmiş özürlü kalp.

Susan Boyle – I dreamed a dream :

Aslında göreceli güzellik ve çirkinlik kavramına fazla taktığım bu hafta da uzun süredir planladığım kısa videoyu bulup izlemek, Susan Boyle’un tam haftasına denk gelmesi ayrıca sevindirici. İngiltere’nin yetenek programının birine katılan bir kadın Susan Boyle 47 yaşında şişman ve hemen hemen böyle programlara katılabilecek kriterlerde ‘GÜZEL’ değil di aynı zamanda jüri üyelerinin zaten öylesine bakışları yani kriterlerimiz dışındaki ama olsun eşsiz eğlencemiz gibi davranmaları da işin tuzu biberi olmuştu ama Susan eline mikrofonu aldıktan sonra bütün salonun ayakta alkışlaması görülmeye değer eşsiz bir manzara idi, Yaşadığımız dünyada için dışı dışın içi diye bir tabir mevcut. Biz dışına aldanarak içini içine aldanarak dışını yorumlamaktan kaçınalım bence.

Mutlu Tönbekici - Kıro :

Yıllar önce okuduğum gazete olan Vatan gazetesini şu sıralar yine alıyorum tam sebebini bilmiyorum ama geçmiş alışkanlıklarımızı arıyoruz bazen insanlar olarak belki de bazen unutmaya çalıştığımız geçmişimizin kimi fotoğraflarından kurtulmak ta istemiyor gibiyiz. Susuz kalmaktan hoşlanmak gibi. Neyse asıl konumuz Mutlu Tönbekici – O dönemlerde Tuğçe Baran diye asi bir kız vardı annesinin istediklerini yapmayan, eğlenceli, ayakları yere basmayı pekte öğrenememiş bir karakter. Kendisi Mutlu Tönbekici imiş yani yıllardır hayali karakterini köşesinde yazmış. Yakından takip edenlerin haberi vardır eminim. Yine asıl mevzu dışına çıkıyoruz toparlayayım işin özü o kadar hafif meşrep denebilecek konuları yazan bir köşede demokratik açılım ile ilişkili güzel bir yazıyla karşılaşmak şaşırttı beni. Bu hafta içinde basit bir kelimenin bilinen bilinmeyen yönlerle nerelere ve ne şekilde dokunduğu ya da dokundurulduğu güzel lanse edilmiş.

İroni :

Bütün bir hafta ironik olaylarla karşılaştım aynı zamanda bir başka ironiden bahsedeyim. Steven Spielberg’i bilirsiniz. Hollywood’un uzaydan gelmiş çocuğu. Uzayla ilgili en eli yüzü düzgün eserlerin yapımcısı, hakkında öğrendiğim garip bilgi gerçek manada ironinin ve kişinin kendisiyle yüzleşmesi sonucu neler yapabileceğini benimsetti bana bir kez daha. Meğer çocukken kendisi gökyüzüne bakmaya bile korkarmış ? (İRONİK) – Steven Spielberg demişken kendisinin iki eşsiz filmi var benim için sizlere de tavsiye edeyim. Biri Zaten bugünlerde 56. yıldönümü anmalarıyla devam eden Hiroşima ile ilişkili eşsiz bir sitem belki de önyargı yada özeleştiri bab’ında bir film olan Güneş İmparatorluğu. İkincisi ise her sinema severin arşivinde bulunması gereken bir başyapıt Olimpiyat oyunlarında katledilen Yahudiler’den yola çıkıp Ortadoğu’nun Grift derinliğine sizleri çekmeyi başarabilen ve bunu bir ajanın hayalleri eşliğinde boğarak sıkarak yapan bir film olan Munich.

Haftanın Enlerine kalabalık baş ağrılarından dolayı pek bir şey biriktiremememin mahcubiyetiyle yazıyorum bu kelimeleri. Fakat önümüzdeki hafta yapılacaklar yazılabilir mesela. Uzun süredir filminin seti ve gelişmelerini yakından takip ettiğim Jodi Picoult’un çok satan kitabından Nick Cassavetes tarafından sinemaya uyarlanmış Kız Kardeşimin Hayatı ( My Sister’s Keper ) kesinlikle izlenmeli. Haftaya içeriğini ne olup ne olmadığını ve bana neler hissettirdiğini yazacağımdan emin olabilirsiniz. Aynı zamanda bu hafta elimde bir Kürt Destanı var Dewreş ile Adüle - Bawer Ferhat adlı yazarın bir eseri kitap kurdu bir arkadaşımın kesinlikle oku diye önerdiği bir kitap. Olay Osmanlı döneminde iki aşiret arasında oluşan düşmanlıktan filizlenen sonsuz bir aşkı anlatmakta. Bir tür Romeo Juliet hikayesi. Şimdilik kitap hakkında bildiğim bu kadar onu da yazarım haftaya.

Şiddetli baş ağrılarının beni terk etmeyi öğrenememiş eşlikleri arasında bir yazıyı daha sonlandırıyorum. İşin özü ne yazıp ne yazmadığıma dair kesin bir fikrim olmamasına rağmen şu an kelimelerimi okuduğunuzu bilmenizi isterim. Anlayacağınız tadına bakılmadan servise sunulan yemek gibi. Haftaya görüşmek üzere Selametle…



Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Cumartesi, Ağustos 08, 2009

Uzun süredir aklımın köşelerinde yer edinmiş hatta kendime bile şimdilerde ancak ufaktan ufaktan itiraf edebildiklerimi yazayım.

Anladım ki esaslı bir serseriyim ben. Standartta içi boş herhangi bir vasıfsızlık ibaresi belirten kelime imiş gibi dursa da bildiğiniz serserilik değil bahsettiğim. Serserilik bir hayat şekli, şimdi şöyle düşünüyorsunuzdur nasıl bir serserilik ki bu böyle yaşam tarzı olabilecek. Yıllardır bir diyarda yaşıyorsunuz, ama hiçbir şeyi sizin olamamış bir diyar. Siz hatta aileniz bile sizin değil.

Gözleriniz hep yeşil yaşadığınız diyarlar hep İstanbul.

Kendi odanızda hep diken üstündesiniz, sanki misafirmişsiniz de çıkacağınız günü bekliyormuşsunuz gibi. Sanki bir diyet bir bedel ödüyormuşsunuz, yada çok ötelerde doğacak güneşleri doğurmaya yardımcı oluyormuşsunuz gibi. Okuduğunuz kitapları koyacak bir kitaplığınız yok sadece kolilerde saklıyorsunuz, kolilerde saklamak hayatı belki bir gün açabilirim niyetiyle. Elbiseleriniz o kadar aynı ve o kadar zamandır tek çizgi ki sade hayatınızı daha da sadeleştirecek herhangi bir olgu için etrafınızda her ne varsa ve elinizden ne geliyorsa ardınıza koymuyorsunuz. Sade bir dış alemde yaşamak iç hayatınızın sonsuz çalkalantılarına inat, yani iç dünyanızdaki deliliğe yakın kendinize rağmen müdahalesiz, bulanmadan, ama bir o kadar sabırla yaşanan ve sabrın sınırlarıyla çatıştığınız dıştan görünen basit saçma sapan bir hayat.
Arkadaşlarınız ayrıca hem yıllardır aynı hayatı yaşarken bir elin parmaklarını bile çıkaramayacak kadar arkadaş kitlenizin olduğu bir hayat işte. Yani kalabalık etmeden hayata devam etmek.

Bunlar sadece acıtmayan yanları, hele kalbinizi yerinden alan yanları da var serseriliğin, delikanlı olmak lazım öyle kolay değil. Beni yok etmek lazım siz ve size dair hayata anlam katan insanlar için sizi yok etmeli ve bu sizin elinizle olmalı. Sen yok olacaksın ki anlam kazanacak. Benliğini yitirmelisin isterken ben dememelisin.

Bu arada sık sık kaybedeceksin, ama kaybettikçe bocaladıkça yıkıldıkça daha bir sabırla şükredip bekleyeceksin sana ait vadenin, misafirliğinin vaktinin dolmasını hiçbir şeyi kırmadan gerekirse cam üstünde yürünecekse cam üstünde yürüyerek yaşayacaksın. Yaşamak sanarak yaşayacaksın.

Tam çağlayan yaşlarınızdayken imkanlarınız ve sınırlarınız dahilinde kendi barajlarınıza bel vereceksiniz, kolay mı öyle taşmak taşırmak.

Belki de çok ötelerde bekleyen baharları doğurmak için bu özürlü zamanlarda özürlerle yaşayacaksın. Bazen sağır olmalısın, bazen kör. Ve bunca karışık iken ve karmaşadayken, dünya üzerindeki sadece senin belirlediğin değerleri asla unutmayacaksın asla sırtından kopmayacaksın tutunduğun hayatın, elindeki her şeyi zamanla acıtarak almış olsa bile vazgeçmeyeceksin umuttan, belki faydam olur diye ben dışındakiler için adım atacaksın kalbine dünyanın, çok konuşmayacaksın. Çünkü insanlar sonsuz suskunluğunuzda anlamaya başlayacaklar sizi. Bazen çıldırtıcı olacak bu suskunluk ya size ya da karşıdakine ama çıldırmanın çizgilerini görmeden çizilmez ki gerçek hayatın anlam dolu kalın çizgileri. Hayatı hemen hemen hep eee peki şimdi noktasında yaşamanın garip çekici ve dayanılmaz sinir bozucu halleriyle benimseyeceksin. Çizmeyeceksin hayatı o çizecek ve sana sunacak. Öylesine beklemekte anlamsız elbette gerekirse kılıcı alıp eline düşeceksin kocaman yaratıkların ölümü için savaşmaya. Düzenini kurma gibi bir kaygın olmayacak plan yapmayacaksın. Kısacası söyleyemediklerim birçok bütünlük içinde söylenecek son sözüm bu olsa gerek yani siz İçinizdeki gerçek küçük ama özünde insan tipini Dıştan dokunulabilir yapmacık büyüklüğe adamak için hiçbir zaman yormayacaksınız kendinizi.

Evet evet tam bir serseriyim herkes gibi sıradan malzemeleştirilmiş, yavan, yalan ve isterik bir hayatım olmasındansa bu umutlarla dolu looser vazgeçen ama asla ardına bakmayan yıkılıp yorulmayan, umutlarla koyun koyuna uyumak daha çekici gelen bir adam işte. Ve şunu anlıyorum bağlanmamaktan, kazanmamaktan, bazen kaçmaktan, bazen ise sonsuza kadar durmaktan, ve en önemlisi ardımda yakılan ağıtlardan yaşıyorum ben bu alemi.

Haftanın Enleri :
Serseri : Bütün bir hafta serseri okudum serseri yazdım ve serserileri izledim Şampiyon filmindeki Mıckey Rourke yada Leon gibi
Beraat : Bütün bir yılın üzerine döküleceklerin Allah katında ilahi boyutlarıyla yazıldığı güzel bir yılbaşı zaten öyle süslü cümlelere de gerek yok çıkarıp içindeki en sade halini dualarla gelmek lazım.
Nilüfer : Kadife sesli Sessiz sanatçı Nilüfer çok uzun gecelerde yarenlik ediyor düşlerime.

Çetelesini tutamadığım bilmem kaç gecedir süregelen, devam etmekte olup sonsuza uzanan saatlerde işte burada özüme sakladıklarımla baş başa sana ağıt yakıyorum. Demek isterdim işte, demek isteyip te onca biriktirdiğim dokunulmazlar gibi. Gözlerin değecek mi bilmem kelimelerime tanırlarmı ki seni bu sözcükler şefkatle dokunsalar senin gözlerine bari ben yerine. Üzülüyorsun, hüzünleniyorsun. Böyle anlarında nekadar istedim gözlerimi sana vermeyi. Benim gözlerimden sana baksaydın bir of demeyi fazla görürdün kendine, önüne serilmiş bir bahar bahçesini seyre dalardın, Zülfün dökülürdü ey Yar yüzüne. Güzel bir türkü olup yayılırdı saçların gökyüzüne, Burnun dudakların aşkı inkar ederlerdi yine en sen halinle. Ve ben sana verdiğim gözlerden mahrum halimle bile sana yeniden geçmişi geleceğe katarak büyüyen o delilik arifesi sevda haline bunalırdım. Kör Görmeyen Halimle.

Dolu Dolu bir haftadan en azından değişimin olduğu yorgunluğunda stresinde sıkıntının da ama bir o kadar umudun da bol olduğu bir haftadan farklılaşmalardan yeni bir hayatı tanıdığım zamanlardan yazıyorum. Bu arada Bahar Hoş geldin, burada üç beş kelimeyle geçirilecek bir hoş geldin merasimi olmayacak elbette sana yazılacaklar. Ama bitti artık en azından bu haftalık yazılacaklar, haftaya görüşmek üzere...



Ali 2oo9
Author: illegalizma
•Cumartesi, Ağustos 01, 2009

Ne çok sorusu var şairin. Kâh yolunu bekliyor, kâh yolunu kesiyor, kâh yoldan çıkarıyor onu. Kâh elinden tutuyor, kâh elinden çekiyor, kâh elden çıkarıyor onu. Kâh yağıyor toprağa, kâh buharlaşıyor topraktan, kâh toprak ediyor onu.


‘Duyuyor musun ortasında sonbaharın/o sarı yıkılışları gümbürtüleri?’, ‘Alevler içinde yanan bu çimenler/zincirlerini koparmış ateşböcekleri mi?’, ‘Ne zaman verilir güle, söyleyin/ topraktan çıkma emri?’, ‘Kim uyandırabilir uykusundan güneşi/uyurken alevler içindeki yatağında?’, ‘Neden saklıyor dersin ağaçlar/bütün görkemini köklerinin?’, ‘Kaç sorusu olabilir bir kedinin?”
Ne çok sorusu var şairin. Tabiatın her köşesinden fışkırıyor. Kimin ektiği meçhul sırlı bir tarlanın hasatçısı o. Topraktan çıkar çıkmaz vuruyor tırpanını boynuna her sorunun. Öbek öbek yığıyor harman yerinde. Vahşi atların çektiği düveninde şarkılar söyleyerek sıyırıyor kabuktan taneyi. Kabuklar mektubu çıkarılmış sarı zarflar gibi uçuşuyor havada. Sorular, o güneşin kavurduğu atlar, tabiattan insana koşuyor. “Kim daha çok acı çeker, bekleyen mi/ yoksa hiç beklememiş olan mı bir insanı?”, “Sonunda kendimi bulduğum/ yerde mi kaybettiniz beni?”, “Ve çekip gidecekse bu can tenden/neden böyle sadık bana iskeletim?”, “Ne aradığımı bu dünyada/ kime sorabilirim, var mı bilen?”, “Pablo Neruda adını taşımaktan saçma/ başka bir şey olabilir mi dünyada?”


On altı yaşındaydı Neftali Ricardo Reyes Basoalto, Pablo Neruda müstearıyla yazmaya başladığında. İsminin arkasına gizlenmişti babasıyla saklambaç oynarken. “Edebiyatın tehlikelerinden” uzak tutulan bu genç Şilili ozan, ne yapıp etmiş, on dokuz yaşında evindeki mobilyaları ve babasının verdiği saati satarak ilk kitabı “Akşam Alacası”nı yayınlamıştı. Daha on iki yaşındayken şair Gabriela Mistral’in ruhuna attığı tohumlar öyle bir fışkırmıştı ki, ilk kitabının üzerinden henüz bir yıl geçmişken, “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”yı dinletmişti iki milyon kişiye. İki milyon Güney Amerikalı kitabın sayfalarını çevirirken şu dizelerle karşılaşmıştı: “Sende ırmaklar şakır ve ruhum onlarla hep/ istediğince kaçar istediğin bir yere/ Yolumu çiz de bana umut yayında senin/ bırakayım bir yığın oku delirmelere.”


Neruda, zulmün oklarıyla delik deşik olan bir dünyada yayını “insan” için gerdi hep. Mısralarının ulaştığı her yerde ümit yangınları çıktı. İspanyol şair Lorca’yla tanışmak ne heyecan vericiydi, onun öldürüldüğünü duymak ne kahredici! Ah İspanya! “Ole!” demenin zamanı değildi. Neruda, yayını bu kez İspanya’ya çevirdi. “İspanya Gönüllerde” adlı kitabını basabilmek için cephedeki askerler eski bir değirmende kağıt yaptılar coşkuyla. Kağıdın malzemesinde yaralı askerlerin kanlı elbiseleri de vardı. Söz kutsaldı. “Şarkı söyleyen, yükselen ve düşen sözler...” Sahici olduklarında cephede mermiden daha değerli olan. Sahte olduğunda Neruda’ya, “Ne çok kitap, ne çok kitapçık... Kim okuyabilir ki bütün bunları? Onları yiyebilseydik! Şu açlık dünyasında onlardan salata yapabilseydik. Onları küçük küçük doğrayıp yemek yapabilseydik,” dedirten.
Neruda, hem ülkesinden kovuldu hem ülkesini temsil etti dünyanın dört yanında. Ölümünden dört yıl önce Paris büyükelçisiyken L’Express dergisinin sorularını cevaplarken, söz dönüp dolaşıp dinlere gelmiş, Hindistan günlerinden söz etmişti Neruda: “Bir gün Rangoon’da bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Bir tapınağın önünde binlerce kişi toplanmıştı. Çamurlar içinde diz çökmüş duruyorlardı. Tapınağın içindeki rahiplerle aynı dindendiler, fakat içeri giremiyorlardı. Ne haksızlık! Buda, gücünü uygulamaya geçirememişti. Bana Müslümanlığın daha yakın düştüğünü fark ettim.” Gazeteci şaşkınlıkla, “Nasıl oldu bu?” diye sordu. Neruda, “Tuhaf bir şekilde...” diyerek anlatmaya başladı. Çok sıcak bir günde yürürken karşısına bembeyaz bir cami çıkmış, biraz dinlenmek ve serinlemek üzere camiye girmiş, halının üzerine kıvrılarak düşüncelere dalmıştı. Kimsecikler yoktu içeride. Fakat az sonra birkaç Müslüman gelip sorular sormuştular ona: “Müslüman mısın?”, “Buraya neden geldin?”, “Yapmak istediğin nedir?” Neruda, Müslüman olmadığını, biraz düşünmek için camiye geldiğini söylemiş, bunun üzerine “Hakkın var, burası fikre dalınacak bir yerdir. Yine gelebilirsin,” demişlerdi. “Doğu’da geçirdiğim yıllarda beni en çok etkileyen bu olay olmuştur. Bilirsiniz, fillerle yapılan ayinleri, maşlahlarla, ölü kafalarından kolyelerle süslü tanrıça Kali’yi... Üç beş kuruşa takla atacak rahipleri; bunları hiçbir zaman çekici bulmadım ben. Oysa, susuz bir havuz gibi serin, o aydınlık cami beni çok etkiledi.”


Ne çok sorusu vardı şairin, ne güzel cevabı.


Bu yazı ZAMAN Gazetesi yazarlarından Ali URAL'a ait yıllar öncesinden okuduğum ve herkesin bir kaç kelimesinde kendisini bulacağına inandığım bir yazı bir alıntı ile Haftada Bir yoluna devam ediyor anlayacağınız. Ama Aşağıda Haftanın Enleri Mevcut...


Seven Pounds ( Yedi Yaşam ) : Orjinal anlamı Yedi Diyet anlamına gelen ve ülkemiz de Yedi Yaşam adıyla vizyona giren Will Smith'in başrolünde oynadığı film. Will Smith Özünü böylesine ağır filmlerde buldu diye düşünüyorum, bir önceki Filmi Umudunu Kaybetme'de de Performansı görülmeye değerdi ki bu filmde Hem senaryosu hemde anlatım tarzıyla önemli bir yer tutmakta.


Kite Runner ( Uçurtma Avcısı ) : Bir kitaptan bahsedeyim bir vakit oldukça uzun süre New York Bestseller listesinin ilk sıralarını fethetmeyi başarabilmiş bir kitap. Yıllardır okuma alışkanlığım genelde Popülaritenin dışındaki eserleri takip etmekle geçti fakat şu sıralar kaliteli yapımlar bulamadığımdanmıdır ya da, hikayeler büyüklere hikayeler duymak istiyor olma halimdenmidir. Alıp okudum aynı zamanda aynı hafta içinde filmini de izledim bir kitabın filminin bir kitabı nasıl katledebileceğine bir kez daha şahit oldum, Neyse siz en iyisi kitabı alıp okuyun. Katıksız Aşk'a dair bildiklerinizi ve önyargılarınızı yıkmaya gücü yetecek derecede güçlü bir eser.


Tez Geceler ( Azerice A Trio ) - Gülben Ergen Kördüğüm : İki müzik var bu hafta haftanın enleri arasında geceler boyu uzun uzun mp3 playerda sürekli çalan iki şarkı. Biri azerice bir eser her ne kadar söyleyenini bilmesemde sözleri çok güzel kafkaslardan kopup gelmiş acılı bir kalbin soluklarını dinlerken hissedebilirsiniz. Gülben Ergen Kördüğüm : Ufak ufak başlayan ama zamanla aklınıza kalbinize akan bir ses haline gelen eşsiz şarkısı herşeyden önce şarkının içindeki sözlere bakılırsa. Hepimizin yardıma ihtiyacı var.....



Ali 2009
Author: illegalizma
•Cuma, Temmuz 24, 2009


Başım parmaklarımın arasında son iki haftadır çok ötelerden gelmiş o nemden, o havadan yorulmuş, bıkmış her zaman olduğu gibi sadece kendi içime kendi dilimde artık bıçağın kemiğe dayandığına dair bir kaç kelime ediyorum. Artık beni ve benimle ilgili bu alemdeki mekanizmaları çalıştırmaya gerekli olan adı ruh, kalp ya da herneyse işte o gücün kollarımdan bacaklarımdan çoktan çekildiğini hissediyorum ve böylesine dar boğazlarda kalan kırıntılarıda çekip gidiyor gibi. Onları takip etmek yoracaktı. Artık izlemekten bile bıktığım gidişlerine izin verdim. Hem zaten benim iznimle alakası yok onlar zaten gidecekler. Artık ne olacaksa olsaydı ve artık olmalıydı çünkü sınırın tam sınırındaydım. Ve bundan en az adım kadar emindim.

Evet yeniden elde raporlarla bana doğru gelen hayalet .

"Hazırmısın delikanlı sıra senin" ( Sesindeki o umarsız tavır rahatsız ediyor - kendimce ya benim yerimde olsaydın diye düşünüyorum sonra bu düşüncem saçma geliyor koacaman bir neyse diyorum yine kendimce ve yine sadece kendime)

Orada o esnada o kalabalıkta o sırada beklerken
"Kahretsin istemiyorum, korkuyorum yapmayın"
diyesim vardı ama yıllardır kendimi sırf onun istediği gibi güçlü olmam gerektiğini algıladığım gözler yine bana bakıyordu. Yine sustum söyleyemedim, bir kez daha o sessizlikte aramızdaki o şeyin sadece kan bağından ibaret olmadığını ya benim kelepçenin anahtarını ya da onun kelepçenin anahtarını tutanın olduğunu gördüm. Dönüp o gözlerin sahibine haykırmalıydım ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum. İçeriye girdik beş varlıkla birlikte ben, doktor, hemşire, ıssız rutubetli nemli oda, kekremsi Ankara havası ve Geçmişim.

Aslında varlık aleminde orada olmaya devam eden yani hayatın benim dışımdakiler tarafından devam kısmında Doktoru hemşireyi ve Kekremsi Ankara havasını bırakacaktım, sorsamıydım acaba geçmişimi almayı istermiydi kendinden bıkmış suratlı hemşire, ya da o sanki dünya kendisininmiş gibi davranan doktor. Bir iyilik yaparlar mıydı?

Hayır onlar sadece işlerini yapıyorlardı şu anda hemşire borçlarından yakınırken kim bilir doktor ne düşünüyordu umurlarındamıydım ?

Evet yeniden başlamıştık bile daha durun diyemeden. Ufak ufak o perdeyi yani gerçek alemle hayal alemini birbirine bağlayan ya da sonuna kadar ayıran o perdeyi de usulca kendi ellerimle kaldırmıştım. Aynı bir önceki gibi oldu herşey. Uzaktaki hatta sanki bulunduğumuz alanın en dibindeymiş gibi duran o garip ağacın arkasından korkarak bakıyordum hava gri ve sert genizlerime dolan hava kurşun gibi kuru kuru parçalara ayrılıyor ordan her bir parça daha bir farklı acıtıyor gibi korkunç. Elinde taşı tutan çocuk ise yine şen şakrak belli belirsiz gülümsemesi ya da mutluluğunu ele verecek herhangi bir hali yok fakat yine de sanki benimle dalga geçmesinin verdiği muzurlukla eğleniyor gibi ya da ben tartamıyorum hangi boyutuyla baktığımı. Belki de gözlerime şen şakrak hayal perdesinden bakıyor. Benim orda olduğuma dair herhangi bir fikri olduğunu zannetmiyorum. Yani aklıyla ilgili algılama boyutunu aşmış bilgelikte zannediyor ve sanki hissettiğini hissediyorum. Belki de benimle dalga geçme hali şenlendirmiştir beni yapacağı o ufak hamleye hazırlıyor gibi bir ağır çekim filmindeki garip ufak bir sahne gibi gerildi ve elindeki taşı o gölet gibi karamsar duran su birikintisine gönderdi kendisinden bekleyemeyeceğim kadar uzağa atmıştı taşı yine aynı yere doğru. Herşey anı anına aynen tekrar ediyordu gözlerim taşı bile tanımış kanıksamıştı. Usul usul göletin dibini boylarken artık hazırlık yapıyordum o dev patlamaya. Ve tanıdık taş şimdi zemindeydi. Benim orda olduğuma dair herhangi bir fikri olduğunu zannetmiyorum. Yani aklıyla ilgili algılama boyutunu aşmış bilgelikte zannediyor ve sanki hissettiğini hissediyorum.

Yaklaşık 45 dakika boyunca sanki hiç bitmeyecekmiş gibi sonsuza uzanan gölete taş atma senfonileri arasından geçmişime dair parçalar toparlıyorum aklım karmakarışık darmadağın sanki yetmişine merdiven dayamışım da tam o eski günleri yaşıyorum. Bir kefen, bitmeyen bir ameliyat salonuna yürüyen 10 yaşındaki acemi korkak ama korkmayan kalp, Bir köpeğin kovaladığı serseri, bütün ömrünce sanki hep onun kahramanı olmak için kahraman gibi davranan ama asla kahraman olamayan bir kahraman. Ve bir taş, bir beton parçası şimdi yalvarıyorum yalvardığımı algılıyorum ne olur burada kal diyorum aradan dönmesem baksan gözlerimin içine ömrünün sonuna kadar beklesen ben köşeyi dönmem söz veriyorum. Ömrümün hiç bir döneminde bu kadar kendimce bulamamışım kendimi algılıyorum, ve düğümler çözülüyor, geçmiş dağılıyor. Anlıyorum kendimi ilk kez bu kadar sevilirken yakalıyorum. Ve Utanıyorum.

Sabır dolu beklemem gereken gerekirse beklemeyi bile beklemem kaydı ile oluşturulmuş günlerden yazıyorum. Yabancılaşma ve kanıksamamın boyutlarını artık göremiyorum. Bulanık, karanlık. Bekliyorum uzun uzun yazıyorum, fakat bir o kadar anlatamıyorum , bilakis anlatamadığımı düşünüyor , susuyorum. Aslında şu sırala aramdaki köprüleri atmış şehirde kararsız Kah yağmur yağıyor kah rüzgar...


Ali 2oo9